Medenî insan, medenî toplumun mayasıdır

Abone Ol

"Çağdaşlaşıyoruz, çağ atlıyoruz" nutukları çekildi hep... 1997 yılını gözlerinin önüne getirebilenler, bu "laflar"ın ne kadar vurgulu bir şekilde söylendiğini iyi hatırlayacaklardır. "Eğitimde çağ atlıyoruz, eğitime çağ atlatıyoruz" diyorlardı. Aradan dokuz on sene geçti, eğitimin, okulların geldiği noktaya bakınız. Gençlerin ellerindeki silahlara, uyuşturuculara bakınız. İşte çağ atlatılan eğitim! Medenî olmayı çok para kazanmak, çok eşyaya sahip olmak şeklinde algılayanların, son günlerde meydana gelen olaylara, yine aynı yorumları yaptıklarını görüyoruz. Hâlâ akıllanamamak ne kötü!

Biraz ciddi düşünülmesi ve eğitim işinin şakaya gelir bir tarafı olmadığının anlaşılması gerekiyor. Yoksa nesillere, ülkeye yazık olacak! İnatla, kinle bir yerlere varmak mümkün değildir.

Bir toplumun uygarlık anlayışı her şeyden önce insan anlayışından bellidir. Çünkü uygarlıkla ilgili bütün yargılarımız insana ait şeylerdir. Uygarlık denilen şey bir emek faaliyeti olup, insanın varlığı ile onun çevresi arasındaki karşılıklı etki manasını içerir. Böyle bir faaliyet için, zihinsel özgürlüğünü kullanan şahsiyet sahibi insana ihtiyaç vardır. Bu durum bizim gelişmemize bir anlam kazandırmak suretiyle bütün faaliyet alanımızı düzenler.

İnsan, canlılar basamağının en üstünde bulunmaktadır

Geçmişten beri insan konusu değişik biçimlerde ele alınmıştır. Hatta diyebiliriz ki bu konu bütün zamanların problemidir. Kişisel farklılıklardan tutun da siyasî anlayışlardaki ayrılıklara kadar çok geniş bir alandaki uzlaşmazlıkları kendinde barındırmaktadır. İlâhî kurgunun dışına çıktığı zaman inanç çeşitlilikleri, insanın varlığı ve gayesi hakkındaki görüş farklılıklardan ileri geldiğini görmekteyiz.

İnsan canlılar basamağının en üstünde bulunmaktadır. Bu varlığın iki özelliği vardır. Birincisi alet yapıcılığı, ikincisi ise düşünen bir varlık oluşu. Alet yapıcı özelliği sayesinde uygarlıklar gelişir. Düşünce ile de hayatın gayesi belirlenir. Hangisi önce hangisi sonradır demek abes olur, çünkü ikisi birlikte insanın ortak özelliğidir. Bu iki özellik yan yana bulunduğu sürece, insan ortaya güzellikler koyabilmiştir.

Daha önce gelen peygamberlerin, "düşünen insan"ı yücelten hareketini İslâm peygamberi daha ileri bir üslûpla tekrarladı. Çünkü İslâm da esas olan düşünen insanı yüceltmektir. Tasavvufta da düşünen insan ideali, akla hayret verici bir derinlik kazanmıştır. Dinin öncelikli dünyası ruh dünyasıdır. İslâm ın insanın dünyadaki işlerini ve buna bağlı olarak bütün eylemlerini düzenlemiş olması, dünyaya ait isteklerde daha iyi başarı sağlaması için değildir. İnsanın eylemlerini, ruhun kurtuluşunu engellemeyecek biçimde düzenlemek içindir. Ticaret, siyaset, kazanç ve başarıda hırslarına gem vurmak içindir.

Toplumsal değişimler birtakım olgulara bağlıdır. Hiçbir değişim kendiliğinden olmamıştır. Bazan doğrudan doğruya bazan da dolaylı olarak birtakım sosyal ve iktisadî faktörlere bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Söz gelimi İslâm öncesi hayatta ahlâkî değerlerin ve sosyal kurumların çözülmesiyle dinî hayatta da bir gerileme olmuştur. Doğal duyguların yerine birtakım putlarla ilgili anlayışların gelip oturması insanları "insan olma" özelliklerinden mahrum hale getirmiştir.

İnsan bütün bilinebilir şeyleri ancak beş duyudan bir tanesiyle idrak edebilir. Bunlar koklama, tatma, dokunma, işitme ve görmedir. Meselâ görme duyusu yakınlık ve uzaklıktan dolayı bir şeyi belli bir ölçüde idrak edebilir. Bir milden idrak edilebilen bir şey, iki milden idrak edilebilen şeyden başka olur. Avuç içinde idrak edilebilen bir şey, yirmi metreden idrak edilen şeyden daha başka olur. İki mil mesafeden idrak edilen bir şahsın bir insan mı, yoksa bir ağaç mı olduğu bilinmez. Bir mil mesafeden idrak edilecek olursa onun bir insan olduğu bilinebilir. Belirli bir mesafeden ise beyaz veya siyah renkli olduğu bilinebilir. Buna paralel olarak onun mavi yahut kara gözlü olduğu da idrak edilebilir. Diğer duyular da idrak ettikleri şeyler konusunda yakınlık ve uzaklık bakımından böyledir.

İnsan, toplum ve uygarlık ilişkisi de bundan farksızdır. İnsanın insan olarak netleşmesi, içinde bulunduğu ortamla örtüşmesine bağlıdır. Çevrenin kuşattığı insan kısır döngü içinde debelenir durur. Oysa o, çevre faktörünü kendine uydurmakla yükümlüdür. Çünkü onun çevreye uyması düşünülemez. İnsan dünyayı kendi anlayışına, kendi rengine boyamakla insan olur. Uygar olmak insanî değerlere sahip olmaktır. Uygar olmanın doğusu batısı olmaz. "İnsan olma"yı gerçekleştiren dünyanın neresinde olursa olsun medenî insandır.

İnsanın bilgi sahibi olabilmesi için zihninde o şeyin benzerinin bulunması gerekir. Aksi halde insan, zihninde benzeri bulunmayan bir şeyi asla idrak edemez. Bilgi bilinenin değişmesi ile değişmez. Fakat bilen ile bilinen arasındaki ilginin kendisi değişebilir. Çünkü süje ile obje arasındaki ilgi herhangi bir bilinene nispet iledir.

Çevre-insan ilişkisi

"İnsan olma"nın önemli özelliklerinden biri de "doğal çevre" ile iletişim kurmasıdır. Çevre, insanın diğer varlıklarla birlikte bulunduğu doğal ortamın adıdır. Geniş boyutlu düşündüğümüz zaman çevrenin varlığı ve amacı da insanın istifadesine yöneliktir. İnsana, insanlığını sergilemesi için sunulmuş bir alandır. Dolayısıyla onun çevreye karşı duyarlılığı, kendi türüne karşı olan duyarlılığının bir göstergesidir.

Doğa hem örtendir hem gizleyendir hem de ifşa edendir. Doğa hem imar eder hem de imar edene yardım eder. Birtakım pislikleri, çirkinlikleri gizlediği gibi nimetleri ve güzellikleri de ifşa eder. Görünmemesi gerekeni gizler, görünmesi gerekini gösterir. Bütün bunlar kendiliğinden böyle olmaz. Onun böyle olmasını isteyen biri vardır. O mutlak iradedir. Çünkü yerde ve gökte ne varsa her şey Allah ındır, dolayısıyla O, insanı kuşatan  nihaî çevredir.

Doğal güç "terbiye" edilmediği zaman yıkıcı olur. İnsanın doğal gücünün terbiye edilmesi gerekir ki, merhamet duygusu yaşayabilsin. İnsanın insana iyilik yapması ne kadar doğal ve gerekli ise, insanın diğer canlılara, denize, ırmağa, ormanlara karşı da iyilikte bulunması o kadar doğal ve gereklidir.

Hadislerde evlerin içiyle birlikte dışının da temiz tutulması ve insanı rahatsız eden şeylerin yollardan kaldırılması istenir. Bunların bir tür iyilik (sadaka) olduğu ve kişinin ödüllendirilmesine sebep olacağı belirtilir.

Çağdaş insan

Kavram kargaşasının hüküm sürdüğü günümüzde dilden düşürülmeyen ve yerli yersiz kullanılan kavramlarından birisi de hiç kuşkusuz çağdaş kelimesidir. Bu öyle bir kavram haline geldi ki ona hangi anlamı yüklerseniz o kalıbı alıyor. "Şey" gibi, "aspirin" gibi, hatta "laiklik" gibi. Bu kelime halkın mâşeri vicdanında olduğu gibi asrîleşmek biçimine bürününce de ironik bir hicve dönüşüyor. Nedir çağ, nedir çağ-daş, kim kiminle çağ-daş

Bir dönem üzerinde fırtınalar koparılan ve bugün de nisbeten kullanılan  medenî ve medeniyet kavramları Arapça kökenli olup "şehirli" anlamındaki medineden türemiştir. Fransızca civilization kelimesinin Latince kökü olan civilis de "şehirli" anlamına gelir.

Çağdaş kelimesi anlam itibariyle ayırım gözetmeden çağın içinde olan her şeyi içerir. "İnsanın içinde yaşadığı çağın birtakım imkânlarını yakalaması; bir insan topluluğuna bağlı bir birey olması, kendini inşa etmesi; sanata, bilime, kültüre katkıda bulunması; kendi tarihi ile bütünleşmesi, ahlâkî birtakım özelliklere sahip olması; iyi olanı, değerli olanı görüp alması ve ondan yararlanması, dolayısıyla kötü olandan, beğenmediği, inanmadığı şeylerden uzak durması" biçiminde bir anlam yüklersek, spekülatif çağdaşçıların anlayışıyla ne kadar paralellik göstermiş oluruz Daha açık bir ifade ile etik kaygı olmadan nasıl çağdaş olunabilir

Batı tekniğinin ürettiği araçları alıp kullanmak insanı medenî yapmaz

Devirler bir zaman dilimi içinde yaşayan, belli bir insan grubunun içinde yaşadıkları gerçekliği kavrama şekillerinin kesişme noktalarını ifade eder. İçinde yaşanılan şartlar, içinde yaşanılan gerçekliğin yaygın hale gelmiş belirli bir şekilde kavranması ve tanımlanmasıyla ortaya çıkan devirlerin kavramsal çerçeve içinde tanımlanmış, üçüncü seviyeden bir algılamaya tekabül ettiği için, ancak bu çerçevede söz konusu edilebilir. İçinde yaşanılan şartlardan söz edebilmek için "hangi çağ"da yaşadığımızın farkında olmak gerekir.

Çağdaşlık ve modernlik, insanın/toplumun kendi değerlerinden utanıp vazgeçerek başkasının değerlerinde kendi kimliğini araması değil; kendini kendi değerleriyle içinde yaşadığı çağa sunmaktır. Batı tekniğinin ürettiği araçları alıp kullanmak insanı medenî yapmaz. Otomobili, bilgisayarı, cep telefonunu ve buna benzer teknik aletleri kullanmakla bir yamyamın medenî olamayacağı gibi.

Medenî olmak bir zihniyet sorunudur. Zihnin bir şey üretebilmesi için belli bir seviyeye gelmiş olması gerekir. Çağın imkânlarından istifade etmek ve hatta onları aşmak için gayret göstermektir. Zihnî formasyonun bozulduğu durumlarda bu tür kavramların arkasına sığınmanın mantıklı bir izahı yoktur.

Yan yana bulunmasına rağmen farklı kavramlarla veya aynı kavramları farklı biçimlerde anlamlandırarak konuşmaya kalkan insanlar birbiriyle ne kadar iletişim içerisinde olurlar İletişim araçlarının bu kadar yaygın olduğu bir çağda, insanların modernlik adına yaptıkları tipik bir kör dövüşüdür. Onlar birbirlerini anlamak, hatta dinlemek istemiyorlar. Oysa ben karşımdakini dinlemeden, anlamadan, ona derdimi nasıl anlatabilirim Onunla nasıl iletişim kurabilirim Onunla nasıl "çağ-daş" olabilirim