İbrahim Yarış Bir Nokta dergisinde yazıyor. İlk öykü kitabı olan "Mario neden vuruldu?" Bir Nokta kitaplığından çıktı. Yazarın hayatında ilk kitabın yeri başka olur elbet.
Öykünün altın dönemi olan 1995-2005 yıllarında birçok öykücü yazdıkları daha ilk öykülerle, ilk kitaplarla öykü edebiyatımızda iz bırakmaya başladılar. Bu yılların akabinde de ilk kitaplar yayımlanmaya devam etti. İbrahim Yarış, insanı rahatsız eden, şaşırtan öyküler yazıyor. Her öyküsünde farklı bir biçim, farklı anlatım teknikleri deniyor. Öykülerinin coğrafyası, konu yelpazesi geniş... Öyküleri yere sağlam basıyor, suya sabuna dokunuyor. İbrahim Yarış için önemli olan sadece söylemek istedikleri mi? Hiç kuşkusuz, hayır. Haliyle öykülerini, öykünün gerektirdiklerini dikkate alarak yazıyor. İbrahim Yarış‘la yayımlanan ilk öykü kitabı "Mario neden vuruldu?" üzerine konuştuk... Soranın öykü sözcüğü yanıtlayanın hikâye kelimesini yeğlemesi ve bunların zaman zaman değişmesi bu konudaki tanımlama çabalarına da bir kenar notu olur. Kim bilir?
Önce sizin edebiyat hikâyenizi dinleyelim. Ne zaman yazmaya başladınız?
Edebiyatın yazma evresi ilkokul sıralarında başladı. Kendisi ise doğumum ve belki de onun öncesinde start almıştır. Yazdığım yazılar, mektuplar, şiirler, boyumdan büyük ettiğim lakırdılar çevremdeki insanlar tarafından "Hımm, maşallah, barekallah, çok yaşayasın emi" şeklinde sözlerle karşılanınca ben de herhalde bunları fazlasıyla ciddiye aldım ve yazıyı hiç bırakmadım. Bir de büyüdüğüm aile çevresinde - ki, merhum dedemin 3 binin üzerinde şiiri vardır.- edebiyata, kitaba, yazıya olan ilgi azımsanmayacak denli fazlaydı. Uzun süre televizyonsuz bir evde yaşamam, yatılı okumam, hayatın karmaşıklığı içinden çabuk sıyrılma isteğim beni yazıya yönlendirdi. Sonrasında ise meslek olarak, gazetecilik yapmam, sayısız karakteri yakından görme imkânım, çok farklı metinler yazmam, araştırmalar yapmam beni düzyazının kucağına itti. Akabinde Bir Nokta serüveni başladı ve ilk hikâyelerimi burada yayımlamaya başladım.
Hikâyeniz hangi kaynaklardan besleniyor?
Kendimi klasik hikâye tarzına yakın buluyorum, Ömer Seyfettin‘den Mustafa Kutlu‘ya kadar gelen etkili, yalın ve "anlaşılabilir" çizgi... Form olarak ise Orhan Gencebay‘ın müzikte yaptığı açılımla, ikinci yeninin şiirde yaptığı devrimi yakalamak isterim. Örneğin bir ninni formuyla hikaye anlatma, bir röportajla hikaye anlatma, saatli maarif takviminin kalıplarını kullanarak bir hikaye anlatmadan tutunuz, bir saatin tiktakları ile sokak lambasının, kol kola giderken saka kuşu ile birlikte sohbet eden Rüstem Amca‘yla karşılaşmalarının hikayesine varıncaya kadar bir sürü malzeme, sembol, metafor kullanmak gibi ayağı yere basan! hedeflerim var.
Öykü tanımızın nedir?
Yaşamın belli bölümlerinin ya da anlarının düz yazı diline aktarılmasıdır. Bunu becerebildiğimi sanıyorum, yoksa tenor ya da karikatürist olmak isterdim. Hem ayrıca işin ne olduğu değil, senin o işi nasıl yaptığın önemlidir. Şu da var ki, tanım sıkıcıdır, kendini bağlamak, sınırlandırmak zorunda kalıyorsun. Oysaki sen yeni sentezler peşindesindir. Kutsal Kitabımızda bile olaylar yer yer hikâyeleştirilerek anlatılmıştır. Hazreti İbrahim‘in evine gelen melekleri gören karısının jest ve mimikleri, Hazreti Musa‘nın kardeşi Harun‘a kızması, Melik‘in karısı Züleyha‘nın Hazreti Yusuf‘a davetkâr bakışları ve daha yüzlerce olayın her biri hikâye formunda aktarılmıştır. Mesnevi de hikâyelerden oluşur. Binbir Gece Masaları insanlığın hem içerik hem de kurgu açısından yüz akıdır, destanıdır. Shekaspeare efsanelerini destanlarını hikâyeleştirmiştir. Tamam, eyleme dönüşmüş bir edebiyattır ancak, özü, bir olayın başı ortası ve sonunu tamamlayan bir süreçtir. Hâsılı, hikâye çok eskidir, ancak biçimi, içeriği değişebilir. Ben de açıkçası kendimi sadece yüz yıl öncesine dayandırmam.
Mario neden vuruldu? Kitabınızın adını kullanarak soralım. Ergenekon davası ile ilintisi...
Mario hikâyelerimden sadece bir tanesidir. Vücuda gelme süreci Ergenekon davasından çok öncedir. Tevazu‘yu elden bırakmadan söyleyeyim, sanatçı seziş imkânlarından fazlasıyla yararlanarak ve bu ülkenin hangi dengeler üzerinde yürüdüğünü bilen biri olarak kaleme aldım. Aslında ben "hikâyeler" koyacaktım kitabın adını. Fakat eğilim böyle olduğu için, yani bir hikâyenin kitaba ad vermesi gerektiği için bunu seçtik. Merak unsuru vardı içinde, belki biraz ondan. Ayrıca kötü konu yoktur, az edebiyat vardır.
Mürsel Sönmez‘in hikâyelerinizle ilgilendiği doğru mu?
Evet, genç edebiyatçıların çoğuyla ilgilidir aslında. Çok iyi bir edebiyat koçudur. Gerektiğinde çok serttir, ancak hiçbir zaman yazıdan soğutacak kadar ileri gitmez. Bir muallim edasıyla yaklaşır, şair duyarlığı üst düzeyde olmasına rağmen hikaye ve hikayeci ile sıkı empati kurar. Her şairde hikayeyi ve hikayeciyi anlama yetisi yok bence.
Yazı metodunuz nedir?
Necip Fazıl‘ın şiirin oluşum sürecini anlatırken söylediği söz doğrudur: arı bal yapar, balı izah edemez... Kendimi çok farklı görmüyorum arı kardeşten. Ancak mümkün olduğunca anlatmak gerekirse, bir duygu, bir fikir, bir tema ya da bir atmosfer yakalarım. Peşini bırakamam, - gerçi bu zamanla obsesif tavırları da tetikler ancak sanata feda olsun.- yahut stoktaki başka bir unsuru hareket geçirir. Sonra bu parçaları başka parçalarla birleştiririm ve büyük fotoğrafı oluştururum. Ancak böyle izah edebiliyorum. Tabi her birinin altında yüzlerce merhale var.
İlk öykünüz Kurt vahşi bir hayvan üzerinden bireyin karmaşıklığını vurguluyor. Niçin kırsal üzerinden gitmeyi yeğlediniz?
Bireysel ve toplumsal anlamdaki dayatmalar her birimizin baş belası oluyor genellikle. Oysaki birey yaşadığı dünyadan zevk almak, keyif almak ister. Hayat türlü cilveleriyle bunun önünü keser. Bir de kendi oluştuğu sürece sıkı sıkıya bağlı olanlar için durum çok zordur. Ben de Anadolu‘dan derlediğim bu yaşanmış olayı anlatarak insanın özündeki ayrıcalıklığı sert bir şekilde vurgulamak istedim. Çünkü tam aradığım bir metafordu. Vahşi, gerilimli ve sevimli idi bence... Sonu biraz fecidir ancak daha fecisi o figürün bir insan olması değil mi? Kaldı ki, Bir sineği bile misal vermekten çekinmeyen Çalab‘ın kullarıyız.
"Kirazlı‘da Baca Tütmüyor‘da yıllar sonra tekrar bir araya geldiğimiz insanları görünce yaşadığımızı bir hayal kırıklığı var? Bu normal değil mi?
Bu öykünün içinde aslında izahı da vardır. Kimi zaman gönlümüzün galerisinde bazı, şahısları saklarız. Bu bize güç verir. Fakat siz o kişiler ile ilk karşılaştığınız zaman çok hızlı bir güncellemeye hazırsınızdır. Bu hikâyede bahsettiğim gönül galerisinde olan insanların vakti geldiğinde ne kadar önemli ortaya koyması bakımından önemlidir. Herkesin bir Kirazlı‘sı olduğuna inanırım.
Yağmurlar Dinecek Zeliha adlı öykünüzde "sonra" dememek gerektiğini vurgulamışsınız. Sahiden böyle mi?
Bizi en çok keyifsiz kılan şey "sonra" düşüncesidir. Ve genellikle de sonrasının kötü olacağı fikri salgılanır. Bu yüzden en iyisi sonrayı ve geçmişi değil an‘ı yaşamak, onun hakkını vermektir. "Dem bu demdir," sözü sadece bir cezbe halini yansıtmaz, yaşadığın an‘ı kaçırma da demektir.
Akide Şekeri Çanakkale Savaşı‘nda asılında bir kültür savaşı verildiğini de ortaya koyuyor? Toplumsal konulara eğilen bir hikâyeci misiniz?
Ben hikâyelerimi oluştururken bireysel ya da toplumsal diye bir ayırıma gidemem. Çünkü bazen biri bazen diğeri bazen de her ikisi uç verir içimde. Ruh ne kadar önemlisi ise beden de o kadar önemlidir. Bir gencin ergenlik problemleri ne kadar önemli ise futbol ve siyasi parti de o kadar önemlidir. Tarihimizdeki önemli olaylardın biri olan Çanakkale Savaşı‘nın gerisinde yaşanan bir de kültürel savaş var, ben burada ikisini birden vermeye çalıştım. Musikişinas bir askerin ecnebiliğin hem flütüyle hem de barutu ile savaşmasının hikâyesidir bu. Ben sosyal olaylara rasyonel bir bakış açısıyla bakarken bunu yeniden üretememeye de çalışırım. Oradan başka bir heykel yontarım. Çünkü benim gerçeklik anlayışım Cengiz Aytmatov‘a yakındır. Tabiat, efsane, teknoloji her biri yani soyut ve somut tüm insanlık halleri ve üretimleri benim bakış açıma göre var olmuştur, yazıya değerdir. Örneğin hikâyelerimde baskın bir ruhsal atmosfer varken, aynı atmosferde bir horlama veya doğaçlama gelişen bir gülünç durum da yer alabilir.
Hikayelerinizde çok farklı insan profilleri var. Niçin çok fazla karakter seçiyorsunuz?
Dostoyevski‘nin dediği gibi gerçekten büyük olağanüstülük yoktur. Bizim yaptığımız önümüzdeki tuvale, karşısında durduğumuz dağın resmini çizmektir. Yaşadığım gezegende hikâyeme konu edeceğim sınırsız insan ve olay var. Yine de çok savrulmadan her şeyin ölçüsü kabul ettiğim insana ve ona ait olan her şeyi kendi filtremden süzerek ufkuma sığdırmaya çabalıyorum.
Elma adlı öykünüzde bir masal çıkıyor karşımıza. Niçin bir masalı hikâyeleştirdiniz?
İnsan her çağda aynı refleksleri gösterir. Bir Alman edebiyatçı tüm dramları incelemiş ve 36 tane konu var demiş. Bütün yazarlar bu otuzaltı ana konu etrafında döner demiş. Elma da aslında Kurt gibi bir sürecin uzantısıdır. Binbir Gece masalları arasında bulunan bir meyve, kabuğu soyularak çekirdekleri çıkartılarak güzel bir tabakta servis yapılmıştır.
Nico‘nun Bilmedikleri adlı öyküdeki Mualla Mercanlı bir bayan köşe yazarının toplumunu anlamaya çalışmaması üzerine kurulu. Gerçekten bu insanlar İslam‘ı bilmiyorlar mı?
O hikâyede ben daha çok bir bayan köşe yazarının dramını anlatmaya çalıştım aslında. Bazı hikâyelerimin odağını oluşturan, doğu- batı, köy- kent, dünya- ukba gibi çelişki ve çatışkıları resmetmeye çalıştım. Değersizlik bütünü içinde kendini konumlandıramayan bir bayanı yazarın kaderi tarafından asla tahayyül edemeyeceği bir sona itilmesi var. Bir yönüyle de kara mizahtır.
Bir hikâyenizde şiiri övüyorsunuz. Diğer türlerle ilişkiniz...
Diğer sanat dalları ve özellikle sosyal bilimler ile kol kola yürüdüğümüzü düşünürüm. Bir pazzl‘ı beraber oluşturuyoruz aslında. Ancak biz dağ yollarını, patikaları severken, bilim geniş otobanları tercih ediyor. Şiire gelince, bizim sayfalarla anlattığımız şeyi şairler iki kelime ile anlatıyorlar. Örneğin Peyami Safa‘nın on sayfada anlatabileceği akşam vaktini Haşim, "Akşam, yine akşam" diyerek anlatmıştır.