Alman basınında İran’a yönelik haber ve yorumlar, son haftalarda dikkat çekici bir yoğunluk ve ortak bir dil üzerinden verilmektedir. İran protestoları, yalnızca bir iç gelişme olarak ele alınmamakta; insan hakları ve özgürlük söylemi üzerinden, dış müdahaleyi meşrulaştıracak bir çerçeve inşa edilmektedir. İlk bakışta haber gibi görünen bu dil, dikkatle okunduğunda gazetecilikten ziyade bilinçli ve sistematik bir algı üretimine işaret etmektedir. Manşetler, fotoğraflar ve seçilen aktörler; gerçeği anlamaya değil, okuru belirli bir siyasi pozisyona ikna etmeye yöneliktir. Yapılan şey, kamuoyunu belli bir sonuca hazırlama faaliyetidir.
Bugün gelinen aşamada İran’a yönelik bir müdahalenin adım adım hazırlandığı artık gizlenmiyor. Algı operasyonu tam gaz devam ediyor; kamuoyu kademe kademe alıştırılıyor, itirazlar törpüleniyor, son parçalar soğukkanlılıkla yerleştiriliyor. “Özgürlük” söylemi, manşetler ve özenle seçilmiş görüntülerle müdahaleye meşruiyet üretiliyor.
Alman medyasında kullanılan manşet dili bu sürecin en açık göstergesidir. “Trump terör mollalarını durduruyor mu?” gibi ifadeler soru formunda sunulsa da gerçekte okurun zihnine yerleştirilmeye çalışılan hazır hükümlerden ibarettir. ABD Başkanı bu dil aracılığıyla, İran halkının özgürlük talebinin doğal temsilcisi ve hatta hamisi gibi konumlandırılmaktadır. Oysa aynı Trump, Ortadoğu’da milyonlarca insanı yoksulluğa mahkûm eden ambargoların mimarıdır; sivil ölümleri “yan hasar” olarak gören bir zihniyetin taşıyıcısıdır ve uluslararası hukuku bir kenara itip gücü esas alan küresel düzenin en pervasız savunucularından biridir. Bütün bu gerçekler manşetlerde özellikle görünmez kılınmaktadır.
Haberlerde tercih edilen görseller de bu algı inşasının sessiz ama etkili aracıdır. Bir karede Trump, diğerinde İran lideri… Biri umut, diğeri tehdit. Gazetecilikte fotoğraf tesadüf değildir. Fotoğraf, haberin söylenmeyen cümlesidir. Okura açıkça “özgürlük bu tarafta, baskı öte tarafta” mesajı dayatılmaktadır. Aynı basının Gazze’deki yıkımı, ambargolar yüzünden ilaç bulamayan çocukları ya da on yıllardır süren işgali aynı netlikte ve aynı yoğunlukta manşetlerine taşımaması ise tesadüf değildir. Çünkü burada mesele özgürlük değil, çıkarların korunmasıdır.
İran’daki gösteriler “haklı halk isyanı” olarak sunulurken, Fransa’daki Sarı Yelekliler hareketinin “kamu düzeni tehdidi” olarak yaftalanması; Filistin’le dayanışma yürüyüşlerinin “radikalizm” etiketiyle bastırılması, Batı basınının ne kadar seçici ve ne kadar ilkesiz davrandığını açıkça göstermektedir. Ölçü demokrasi değildir. Ölçü insan hakları hiç değildir. Ölçü, hedef alınan ülkenin kimliğidir.
Metinlerde ABD ve İsrail’e tanınan dokunulmazlık alanı artık saklanamaz hâle gelmiştir. İsrail’in açık askeri tehditleri “meşru savunma”, ABD’nin müdahale hazırlıkları “kararlılık” olarak sunulurken, İran’dan gelen her açıklama otomatik olarak “tehdit” başlığına yerleştirilmektedir. Uluslararası hukuk, egemenlik ve orantılılık gibi kavramlar bu noktada bilinçli şekilde askıya alınmaktadır. Çünkü bu düzende hukuk, yalnızca güçlüye hizmet ettiği sürece hatırlanmaktadır.
Elbette İran halkının özgürlük talebi meşrudur. Buna itiraz etmek ne ahlaki ne de insani bir tutum olur. Ancak asıl mesele bu talebin kimler tarafından, hangi amaçla ve hangi sonuçlara zemin hazırlayacak biçimde sahiplenildiğidir. Soru açıktır: Bu söylem gerçekten halk için mi kullanılmaktadır, yoksa yeni bir kuşatmanın, yeni bir müdahalenin ve yeni bir istikrarsızlık dalgasının ön hazırlığı mı yapılmaktadır?
Özgürlük manşetle gelmez. Özgürlük bombayla gelmez. Ambargoyla ise asla gelmez. Alman basınının İran konusunda yaptığı şey, haber vermek değil; müdahaleye zemin hazırlamaktır. Meşruiyet, manşetlerle üretilmekte; kamuoyu adım adım sonuca razı edilmektedir.
Biz bu dili tanıyoruz.
Bu yöntemi tanıyoruz.
Ve bu hikâyenin nasıl bittiğini de çok iyi biliyoruz.