Manda

Abone Ol

Amerika ile ilişkilerimiz aslında diğer Batılı ülkelerle olduğu gibi çok eski tarihlere dayanmıyor. Zaten ABD ’nin kuruluş tarihi de bilindiği gibi 4 Temmuz 1776. Yani onlar kurulurken biz Osmanlı’da gerileme dönemindeydik. 20. yüzyılla birlikte münasebetlerin başladığını söyleyebiliriz. Ancak bu ilişkilerin merkezinde de Amerikan Mandasına girme tartışmaları vardı. Yani o dönemde bazı kesimler belirli bir süre Amerika’nın koruması altına girmek için can atıyordu. İçinde bulunulan şartlardan başka şekilde çıkışın mümkün olmadığını düşünüyorlardı. Bu milletin insanüstü bağımsızlık mücadelesiyle Amerika veya bir başka ülkenin mandasını savunanlar büyük bir utancın esiri oldular. Fakat gel gör ki, daha sonraki dönemlerde ABD ile aramızda adı konulmamış bir “manda” yönetimi ihdas edildi.

Sözde bağımsızdık ancak ABD’nin gözünde Sovyetlere karşı ileri karakol vazifesi görüyorduk. Kendimizi vazgeçilmez zannediyorduk. Ruslara karşı kalkan olmakla övünüyorduk. NATO’nun sigortası olduğumuza inanıyorduk. Ne zaman ki Sovyetler Birliği tarih sahnesinden çekildi, işte o zaman aslında ABD’nin gözündeki gerçek değerimizi anlayabildik. İşin özüne bakarsanız Amerika her zaman aynıydı.

Bize yanaşırken de, bizden uzaklaşırken de merkezde hep kendi çıkarları vardı.

Amerika’dan icazet almak deyimi siyasi literatürümüzün değiştirilemez gerçeğiydi. Darbeleri yapanlar da, darbelere muhatap olanlar da işin arka planında ABD’nin olduğunu bilirdi.

Bazen de ABD ile olan ilişkilerde ‘manda’ denilemediği için ‘ittifak’ hatta ‘stratejik müttefik’ gibi eşitlik algısı içeren süslü ifadeler sıkça kullanıldı.

İşte böylesine tek tarafın baskın olduğu bir ilişki modelinde tabiri caizse at izinin it izine karıştığı birçok olay ve gelişmeleri ABD senaryolarıyla yaşamak zorunda bırakıldık.

Amerika hiç bir zaman işi şansa bırakmak istemedi. Hep garantiye oynadı. Eğitim sistemimizi Fulbright Komisyonu ile kontrol etti. Askeri yapımızı NATO ile denetledi. Holywood ile bütün dünyada olduğu gibi bizi kendisine hayran(!) bıraktırdı. Kiralık kalemlerle zihin dünyamızı inşa etti. Sözde bilgi paylaşımlarıyla istihbarat yapımızı çepeçevre kuşattı. Provokasyonlar, manipülasyonlar, tezgâhlar, oyunlar aklınıza gelebilecek bütün planları farklı zemin ve zamanlarda hayata geçirdi. Irak ’ı işgal edip 2 milyon insanın katledilmesine sebep oldu. Suriye ’yi kana bulayıp insanları birbirine kırdırdı. Yemen’i, Filistin ’i, Libya’yı allak bullak etti. Türkiye’deki darbelerin, muhtıraların arkasında hep onların eli vardı. Daha dün sensiz olmaz dediği Türkiye’yi terör örgütüne tercih etti. Bütün bu işleri yaparken dolaylı veya dolaysız açıdan Türkiye’nin de desteğini aldı. Gözümüzün içine baka baka coğrafyamızda narkozsuz ameliyatlar yaptı. Şimdi de vizelerin askıya alınmasıyla farklı bir aşamaya geçti. Yanılmayı çok isterim ama bu saatten sonra iş artık her iki ülke arasında silahların konuşmasına kaldı ve bu durum herkes için maddi-manevi büyük bedeller ödemek demek.

Dün Obama iyi çevresi kötü diyorduk. Bugün Trump iyi onu kuşatanlar kötü diye kendimizi kandırıyoruz. Hep veren biziz. Hep kaybeden bölgemiz oldu.

Peki, nasıl çıkacağız bu girdaptan? Nasıl bitecek bu durum?

Cevabı çok net; sadece politik gerekçelerle değil, ruhen de yüzyıl önce olduğu gibi “manda ve himaye kabul edilemez” düsturuna yürekten inanıp gereğini yapmak.