En baştan sloganları belliydi:
“Devleti ekonomi sahasından çekip sırtındaki yüklerden kurtaracağız.”
Hesap yapmadan, plan program ortaya koymadan, neticelerini hiç düşünmeden, para eden ne varsa satmaya başladılar. Maksat sadece satmak idi.
Bunu AKP iktidarının bir bakanı gayet “veciz” ve “itici” bir üslupla ortaya koymuştu:
“Satarız arkadaş. Zarar edenleri de satarız, kâr edenleri de satarız. Babalar gibi satarız. Kim alacak diye bakmayız, parayı verene satarız, biz alacağımız paraya bakarız.”
İktidar adına bunları söyleyen, söylemekle de kalmayıp ”satmak” fiilini “maksat” haline getirmiş olan o merhum Bakan, bugün hiç de “dualarla” anılmıyor.
Muhalefet yetkilileri, Milli Görüş Lideri Erbakan Hoca'mız, diğer yetkililer ve işin uzmanları bu satış politikasının çok yanlış olduğunu ve vahim sonuçlar doğuracağını inatla ve ısrarla vurgulamalarına rağmen, onlarla adeta alay edercesine satışa devam ettiler.
“Maksat satmak olarak devam ediyorsunuz bari satış şartnamelerine; bu tesisin üretim ve çalışma alanının değiştirilmemesini, kapısına kilit vurulmamasını, tevsi ve modernize edilerek ıslah edilmesini, bu maksatla yatırımlar yapılmasını şart olarak yazın” denildiğinde dudak büktüler, aldırmadılar.
Bugün satılan ve yıkılan tesislerin sadece adlarını alt alta yazsak sayfalar yetersiz kalıyor.
Peki neler oldu, nereye getirildik?
Özel sektöre satılan tesislerin birçoğu kapatıldı, içindeki makine ve tesisleri satarak ihale bedellerini amorti ettiler, sabit kıymetlerin değeri satın alanlara büyük rantlar olarak aktı.
Bazı tesislerin ürettiği ve üretecek olduğu kritik ve teknolojik ürünleri ithal etmek zorunda kalan ülkemiz, büyük döviz açıkları ile karşı karşıya kaldı.
Anadolu’da satılıp kapanan fabrika ve tesislerden nemalanan nüfus, büyük kentlere göç etmek zorunda kaldı. Tarım kesiminde büyük üretim eksikleri ile yüzleşildi. Büyük şehirlerde aşırı nüfus yüzünden hizmetler ve yatırımlar ihtiyaca cevap veremeyecek duruma geldiği gibi trafik, altyapı, su ve enerji temininde güçlükler yaşanır oldu. Bir de mülteci akımlarını hesaba kattığımızda emniyet ve asayiş sorunları, ahlâki sorunlar gibi toplumumuzu direkt etkileyen faktörler oluştu. Şehirler hızla betonlaştı, dış düşmanlara karşı ülkemizin “yumuşak karnı” haline geldi.
Türk Telekom örneğinde olduğu gibi, bazı üretim ve altyapı tesislerini alan kötü niyetli kişiler, devleti dolandırarak büyük vurgunlar yaptılar ve bunun maliyeti devlete ödetildi.
Şeker, gıda, tütün, pamuk, kağıt, makine ve teçhizat benzeri kritik mamuller üretiminde çok büyük sorunlar oluştu. Bu sorunlar da tarım kesimini krize sürükledi, dış ticaret ve döviz sorunları olarak ekonomiyi kolay kolay düzelemeyecek şekilde rayından çıkardı.
Bütün bu yanlışları hâlâ savunmak zorunda kalan, bu sonuçları adeta iyi gelişmeler olarak değerlendirmeye kendini mecbur hisseden iktidar yetkilileri mevcut. Mesela satmak olayını maksat haline getirmiş olan ekonominin baş sorumlusu Cumhurbaşkanı Erdoğan geçen yıl şunları söyleyebilmişti:
“Biz neyin satılacağını neyin satılmayacağını çok iyi biliriz. 21 yıldır bu tecrübeyle hamdolsun bugünlere geldik. Bundan sonra da aynı tecrübeyle yolumuza devam edeceğiz."
Maksat satmak olunca, ülkemizin stratejik köşelerini, turistik cazibe merkezlerini, tarım arazilerini, sahilleri, milli park, tarihi mekan ve benzeri alanları pazar tezgâhına koymaya başladılar.
Kıbrıs gibi çok stratejik bir adanın çok önemli yerlerini satarak ve buralara göçmen kabul ederek kötü niyetlilerin oyun alanları haline gelmesine göz yumuyorlar.
Taze paralar bulmak ve kalıcı olarak düzeltmeleri mümkün olmayan ekonomiyi geçici rahatlatmalara kavuşturmak için satmaya devam ediyorlar.
Plansız, programsız olarak satmak üzerine bina ettikleri ekonomiyi buraya getirdiler, hâlâ plansız programsız olarak günü kurtaramaya çalışmaktalar. Ezilen vatandaş ve tehlikeye giren ve yıllarını kaybeden ülkemiz oluyor.
SAT! SAT! SAT!
Bu nasıl bir iktisat,
Borç birikti sat,
Faiz birikti sat!..
Ekrem Şama