Makro Ekonomi, Mikro Siyaset

Abone Ol

Bir bölgedeki ekonomik faydayı bölgenin etrafına yaymak, karar alma noktasında ise daraltmak temel esastır. Dünyanın yeni markalarının artık ülkeler değil şehirler olduğu gerçeğinden hareketle, şehrin bir bölgesindeki faydayı şehrin tamamına yaymak, şehrin bir bölgesindeki kararı ise, tepe yönetimin değil, o kararın etkisinde olan bölgenin vermesini sağlamak gerekiyor. Yeni dünya düzeninin sömürgeci uygulamalarına dur demek, dünyadaki mevcut “iki yüz ülke sayısının yakın zamanda üç bin olacağını” bilmek adına bu temel esası iyi anlamamız gerekiyor.

Son altmış yılda şehirlerin hızla büyüdüğü, ülkelerin şehirlerle algılandığı bir süreç yaşıyoruz. 1950’de dünya genelinde nüfusu 1 milyonun üzerine olan şehir sayısı 77 iken, bu rakamın 436’ya ulaşmıştır. Şehirlerde toplamda 179 milyon insan yaşıyordu, bugün 1,4 milyar insan yaşıyor. 2025’e geldiğimizde nüfusu 1 milyonun üzerinde olan şehir sayısı 616’ya çıkacak. Bu şehirlerin toplam nüfusu ise 2,1 milyara yaklaşacak. Yarının yıldız şehirleri, ekonomik faydayı yayabilen, siyasi karar alma mekanizmalarını ise etkisini düşürmeden daraltabilen uygulamaları başaranlar olacaktır.

Şehirlerin bu noktada öne çıkabilmesi için beş temel şartı sağlaması gerekiyor: nitelikli insan, yaşam kalitesi, özel sektör dostu iş ortamı, şehrin diğer şehirlerle ve ülkelerle bağlantısı, güçlü liderlik. Burada da görüldüğü gibi; eğitim ve bunun kültürel yansıması sayesinde iş ortamları ve bu ortamlar arasındaki koordinasyonu besleyecek liderlik algısına ihtiyaç duyacağız. Eğitim ve iletişim, bu açıdan paradigma değişimine ihtiyaç duyuyor. Eğitimde nitelik, iletişimde ise empatinin önemi henüz algılanamadı. Siyaset ve iş dünyası, bunlara yatırım yapma noktasında gerekli bedelleri ödemekten kaçıyor. Çünkü her iki alan da şekilsel,  vitrine oynayan ve göz boyamaya dönük hamlelerden kurtulamadı.

Yakın zamanda hem eğitim, hem de iş dünyası merkezden değil, yerelden şekil alarak istenilen noktaya ulaşmak zorunda kalacak. Yeni bölgesel politika anlayışının rekabet ve hakkaniyet kavramları etrafında şekillenmesi bunun en büyük göstergesi oluyor. Onuncu Kalkınma Planı çalışmalarında ilk defa yerel düzeyden bilgi alınması da bunun ispatıdır.

Şehir ya da bölgelerin rekabet gücünü artırmak iletişim ve iş dünyasındaki koordinasyonla, hakkaniyeti sağlamak ise eğitim ve bunun verdiği kültürle olacaktır. Sadece İstanbul’a çılgın projeler planlayanların hem rekabete hem de hakkaniyete fayda sağlaması mümkün değildir. Şırnak’ı da, Burdur’u da en az İstanbul kadar düşündüğümüzde çıkış yakalayabiliriz. Bu düşünmeyenlerin yerel düzeyde kurumsallaşmaya da bir etkisi olmayacaktır. Kalkınma Ajansları’nın beklenen etkiyi oluşturmamasının altında, yöneticilerin şehirlere bütünsel bakış açısının olmaması yatmaktadır.

Gerek mali, gerekse sahiplenme noktasında mevcut bakış açısı, şehirlerin gelecek beklentilerini doğru tespit etmede yeterli olmamıştır. Çünkü ekonomide fayda dağılımı genişletilememiş, bu noktada sivil unsurlar karar alma sürecine dâhil edilememiştir. Böylelikle, şehirlere rehberlik etmesi gereken kurumlar, birbirini taklit ederek zaman ve imkân israfına, daha da önemlisi fırsat maliyetinin de artmasına neden olmuştur. İstikrarın bize öğrettiği gerçek: küçük olsun benim olsun diyenler makro ekonomiyi öğrenmeli, güçlü ekonomi isteyenler de mikro siyaset yapmalıdır.