Reklamı Kapat

Ali Nar Hoca’nın dilinden “Necmettin Erbakan Hoca”

Millî Görüş Hareketi’ni başlatan Prof. Dr. Necmettin Erbakan, siyaset öncesi ve siyaset sahnesinde idealist kişiliğiyle ön plana çıkmış mümtaz bir şahsiyettir. Erbakan Hoca, sadece siyasi bir hareketin lideri değil, Türkiye’de ve İslâm dünyasında İslâmî uyanışın sembol ismidir.

O, Haçlı-Siyonist ittifakına başkaldırmış, yeni bir dünya düzeni hayal etmiş, adil ve faizsiz bir sistem kurmak için mücadele etmiştir. Onun çalışkanlığı, idealistliği, mücadelesi ve kınayanın kınamasından korkmadan, Batı’ya karşı mağlubiyet psikolojisiyle hareket etmeyen onurlu duruşu ve asla ilkelerinden taviz vermemesi; İslâm’ın dünya görüşünü yayma hedefinden hiç vazgeçmemesi en güzel örnektir ümmet-i Muhammed’e.

Biz, bundan dolayı sevdik Erbakan Hocamızı. Bizi geçmişimizle tanıştırdığı, içimizdeki hayranlıktan komplekse dönmüş Batıcılık buhranından o çıkarttı. Yeni bir umut oldu ümmet-i Muhammed için. Çıkarttığı gazeteye “Hak geldi, batıl zail oldu” ayetini nakşetti ve hatırlattı her gün bizlere: “Hak düzen kurulacak, batıl düzen yıkılacak” diye.

Yeniden büyük Türkiye, yeni bir dünya düzeni, İslâm Birliği, İslâm savunma paktı, adil ve faizsiz bir sistem vaat etti. Kısa süren iktidarında D-8 Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’yla önemli Müslüman ülkeleri bir araya getirdi. Rahmete gark olsun.

Rahmetli Ali Nar Hocamız, Erbakan Hocamızın vefatı münasebetiyle “Muhterem Necmettin Erbakan, yüksek şahsiyetine denk haksızlıklara (hiyânetlere) uğramıştır” demiş ve aşağıdaki yazıyı kaleme almıştı. Erbakan Hocamızın vefat yıldönümü vesilesiyle her iki hocamıza da rahmet duasıyla yazıyı aşağıya alıyorum:

YÜKSEK DAĞLARA ERKEN KAR YAĞAR!

“Yine o yüksek tepelere nazarlar da net ulaşmadığı için herkes doğru tanım getiremez; kayalık mıdır, ağaçlık mıdır?

Dağsa, başını eğip de, gösterecek kadar onursuz değildir.

‘Dağ yürümez, abdal yürür’ fehvasınca; o dağdan beklentisi olanlar da bulunabilir:

Kimi, onu uzaktan seyreder, berrak rüzgârında serinlerken seyrinden mutluluk duyar. Heybetine hayranlığından ötürü, şahsiyeti pekleşir, ahlâkı denkleşir…

Kimi de, o dağdan umdukları için yaklaşır, eteklerine tutunur! Serin suyundan; o suyla yetişen meyvesinden yararlanmak ister. Daha yukarılara tırmanamadığı için de bir tür kıskanmayla, o eteklerden devşirdiği nimetlerle dönerken; hasedini, o etekleri kirleterek ortaya koyar…

Üçüncü tip istekliler de olur: O dağ gibi yüksek başlı olmak hayâline kapılır ama cüce aklı, tabansız kültürü ve şuursuz çevresi… Onu taklide ama ters yönde kopyaya iter. Sonunda dağın tepesine tırmanarak, onunla boy ölçüşmeye kalkar… Kalkar da bir daha oturamaz: Her adımı onu tepeye doğru çeker gibidir ama soluğu yetmez; yükseltinin atmosferi onu “Solugan” yapar. Hep kayar iner, inişini çıkış sanır! Alçaldıkça alçalır; ar namus kalmaz. Ama iflasını iflah sanır. Goygoycuları da karşı bayırlardan; bravo, bravo çeker.

Özsüz, köksüz mukallid de küçüklüğünü büyüklük sanır. Ama içinden de “dağ”a bir kat daha hasetle, zirveye karşı ne faydan var, bana ve ötekilere? diye zırvalar!

Zaten onu dağa hasım kılanlar da an gelir, onu kuşatırlar. Bunu kuşluk zanneder. Bir de bakar ki akşam karanlığı ve “goygoycuları” da hoy hoy! olmuş. Tırmanışta gülenleri bile onun itibarına ağlar olmuş. Çünkü düşüş başlamıştır.

***

Dağı kışın karlar kaplar, kaplar, kardan bir dağ gibi… Gözler de beyaz körü olmuş gibi artık bir şey seçemez: Dağ mıdır, kardan bir yığın mıdır? Günler geçer, görüntü artık tabiileşir. Tepelerdeki ağaçlıklar, zirvedeki kılıç gibi heybetli kayalar, eteklerdeki soğuk gözeler, can çeken meyveler, gönül çeken gül ve sümbülleri anan kalmaz.

Kalmaz da o hassasiyetleri sürdüren kimseler de ta baştan beri temkinli, tevekküllü hâlini koruduğu için çıkarcıların arasında yok gibidir. Ancak kendi gönlüne sözü geçerse, duygularını kâğıda dökmekten öte bir yola sapmaz. O da söylenmemiş-seslenmemiş bir aşk gibi küllenir. “Bir dokun bin âh dinle” kabilinden, bir fiske vuracağı bekler. Olursa çınlar tınlar. Olmazsa, kırık bir kâse gibi sessiz kalır.

Ama dağ yine dağdır, etekleri bağdır, hayranları sağdır, sömürücüleri yağ-yağdır. Baharla beraber o eteklere yine bağ-ban gibi yanaşır, gününü gün eder. Dağın haberi bile olmaz tabii.

Günlerden bir gün müthiş bir deprem olur. Eh, dağ, dağ gibi dimdik kalır. Çevresi darmadağın olurken, dibinden bir taze volkan fışkırır; dağ, bir dağ doğurur. Sonra da dağa nâzır dağ olur. Çoğu kimse fark edemez ama âdeta kendini doğuran esas dağ gibi yankı verir: Seslenen olsun yeter ki; esas dağın yankıları gibi sesler yankılanır, dalgalanır, halkalanır: Çünkü ne de olsa dağdır!”

Ali Nar Hocamız, Erbakan Hocamızın vefatı üzerine duygularını şöyle dökmüştü mısralara:

İKİBİN ONBİRİNİN MARTINA ÜÇ GÜN KALA; GÜN DOĞARKEN VAH, DİNİN YILDIZI SÖNDÜ.

Not: İki mısralık bu duygu yüklü levha olabilecek beyit “hece hesabıyla Erbakan Hocamızın vefat tarihi 27 Şubat tarihini ifade eder. Birinci mısra 14 hece, ikinci mısra 13 hece”.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Siyami Akyel - Mesaj Gönder



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT ve genel af çıkar mı?