Reklamı Kapat

Bilgi kimi değiştirir?

İnsanların siyasi, sosyal, ekonomik ya da ailevi bir meselede yanlış davranmasının; kendine ve çevresine zarar verecek şekilde hareket etmesinin temel bir nedeni bilgi eksikliği, yanlış bilgi ya da bilginin hatalı yorumlanmasıdır.

Dolayısıyla bilginin nazarımızda yüksek bir mertebesi vardır. Bu yüzden sık sık Kur’an’ın “Oku!” emriyle başladığını, ilk inen surelerden birinin adının “Kalem” olduğunu söyler; toplumun yaşadığı neredeyse bütün felaketlerin sorumlusu olarak bilgisizliği/hurafeyi/cehaleti gösteririz. Bunu ortadan kaldırmak için de okullar kurar, kitaplar yazar, araştırmalar yaparız. İnsanların bilgiyle düzeleceğine, gerçekle tanıştıktan sonra değişeceğine inanırız.

Bu sebeple pek çok kişi İslam toplumlarının geri kalmışlığını, yozlaşmışlığını, yoksulluğunu bilgi, bilim ve felsefeden uzak oluşuyla açıklar.
Fakat iş bu kadar basit midir acaba? Asıl sorun gerçekten bilgisizlik midir? Bilim ve felsefeden uzak oluşumuz mudur?
Bilgi, bilim, sanat ve felsefeden uzak olan toplumların sömürgeleştirilmeye açık olduğu doğrudur. Kur’an’ın da buyurduğu gibi “bilenlerle bilmeyenlerin bir olmadığı” doğrudur. Bilginin insanı değiştirme gücü olduğu da doğrudur. Ama sormak gerekir: Hangi insanı?
Bakara Suresi 146. ayet bu konuda bizi daha derin düşünmeye itiyor:
“Kendilerine kitap verdiklerimiz onu (Muhammed’i), oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Ama onlardan bir grup bile bile hakkı gizler.”
Gerçekten de insanın içini titreten bir ayet.

Yani öyle insanlar var ki, onlara bilgi, kanıt, işaret; felsefe, bilim, sanat; usul, üslup, metot… Hiç biri sökmez. Ne yapsan da, ne söylesen-nasıl söylesen de kâr etmez. Çünkü onlar zaten doğrunun, gerçeğin, hakikatin ne olduğunu bilmektedirler.
Sen sorunu bilgisizlik zannediyorsun, ama durum öyle değil!
İsra Suresi’nin 84. Ayeti de bilgiden daha öte bir şeyin davranışı yönlendirdiğini açıklar bize:
“De ki: Herkes kendi ‘şâkilesine’ göre davranır. Şu halde kimin daha doğru bir yolda olduğunu Rabbin daha iyi bilir.”

Ayette geçen “şâkile” kelimesi “mizaç, karakter, seciye” gibi anlamlara geliyor. Yol, yordam, “güzergah” gibi anlamlara geldiği de söylenmiştir. Ragıp el-Isfahani’nin el-Müfredat eserine göre “el-muşâkele” kelimesi hayvanı bağlamak anlamındaki “şikl” kökünden gelir. Dolayısıyla insanın ameli seciyesiyle kayıtlı, sınırlı, bağlantılıdır. Şakile kavramını insanın doğuştan getirdiği özellikler ile (mizaç) sonradan kazandığı ahlaki niteliklerin (karakter) karışımı bir kavram olarak anlayabiliriz. Şâkile kavramı bana psikolojideki “kişilik” kavramına yakın bir kavram olarak görünüyor. Şöyle tanımlanıyor kişilik (İnanç ve Yerlikaya, Kişilik Kuramları, 2012)“bireyi diğerlerinden ayıran, bireye özgü, tutarlı ve yapılaşmış özellikler bütünü.” Bu tanımdaki kritik kavramlardan biri “tutarlı” kavramıdır. Yani kişilik -değişime kapalı olmasa bile- hayli “kararlı” bir yapıdır. Örneğin biz dışa dönük bir kişilikten, genellikle sosyal davranışlar bekleriz.

Dolayısıyla insanın yapıp ettikleri karakterinin/kişiliğinin işareti, yansımasıdır. Amel karakterle uyumludur.
Örneğin bir kişi fevri, çabuk parlayan, heyecanlı bir mizaca sahipse ani gelişen bir kriz durumunda sükûnetle, soğukkanlılıkla davranmasının daha iyi olacağını bilse de, yine de böyle davranması pek mümkün değildir. Ya da bir kişi cimri bir karaktere sahipse, cömertliğin iyi olduğunu bilmesi onun davranışı üzerinde pek bir etkide bulunmaz.

“Pek bir…” diyerek cümleyi yumuşatıyorum çünkü yine de şakileyle/kişilikle amel arasındaki ilişki her zaman için sebep-sonuç ilişkisi olmayabilir. Nihayetinde zor da olsa kişi karakterine/kişiliğine ters davranmayı tercih edebilir. Ama bu bazen imkânsız hale de gelebilir. Kişinin şâkilesi bütün bir benliğine egemen olabilir; huy, karakter ve mizacı kökleşmiş olabilir.

*
Şunu da söyleyebiliriz; insan kendi şâkilesine uygun bilginin peşine düşer, onu arar, onu görür, onu bulur ve hatta bulamazsa onu icat eder. Diğer bir ifadeyle “hoşlandığı/hoşlanacağı” bilgiye önem verir, içinde onu büyütür ve ona olduğundan çok daha fazla değer verir. Bu, hataya düşmesine, yanlış davranmasına, sapmasına ya da yoldan çıkmasına neden olabilecek kadar tehlikeli bir şeydir.
Bakara Suresi 216. ayet buna dikkat çeker: “Savaş hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı…”

Hoşa gitmemenin farklı gerekçeleri olabilir. Ama büyük ihtimalle savaşın getirdiği zorluk ve sıkıntı, can ve mal kaybına yol açmasıyla ilgili bir şeydir bu. Çünkü bunlar pek çok kişinin hoşuna gitmez. Ama ayetin devamı şöyledir: “…Bazı şeyler vardır ki hoşlanmazsınız, fakat hayırlıdır size. Bazı şeyler de vardır, hoşlanırsınız, şerdir size. Allah bilir, siz bilmezsiniz ki.”. Aynı vurgu, kadın-erkek ilişkisi bağlamında Nisa Suresi 19. ayette de vardır.

*

Peki, şakile nasıl oluşur? Dediğim gibi, bu kavramın kişilik kavramını karşıladığını düşünürsek, bir kısmı doğuştan getirdiğimiz özelliklerden, bir kısmı da sonradan kazandığımız özelliklerden oluşuyor. Doğuştan getirdiğimiz özellikleri de çevre ya keskinleştiriyor ya da biraz yontup, yumuşatıyor. Hangi çevrede büyüdüğümüz, nasıl bir enformasyona ve değerler sistemine maruz kaldığımız bu noktada öne çıkıyor.
İnsan aşina olduğu, üzerine zihinsel ve psikolojik yatırım yaptığı şeyleri duymak, görmek istiyor. Özellikle bunlar nesilden nesile aktarılmış olan şeylerse… Mekkeli müşrikler, kendilerine “Allah’ın indirdiğine uyun” denildiğinde, “Hayır! Biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız” (Bakara: 170) derken tam da böyle bir karakter sergiliyorlar.

Aslında dünyamızdaki huzursuzluğun, kaosun, güvensizliğin temel nedeninin “bilgi” sorunu olmadığını söylemek mümkündür.
“Bilgisi var mı? Bilgili mi?” sorusunu şöyle değiştirmek gerekiyor belki de: “Bu bilgiden hoşlanacak mı?”
Pek çok kişinin doğru bilgiyi aramaktansa, hoşlanacağı bilgiyi aradığını söyleyebiliriz. Kimi okuduğunuza, kimi dinlediğinize, kimi takip ettiğinize bakın. Belki de o bize doğru bilgi verdiği için değil de hoşumuza giden bilgiler verdiği için ya da “hoşumuza giden doğru bilgileri” verdiği için onu takip ediyoruzdur.

Birkaç yıl önce bir arkadaş “Bayrak/yiğit düştüğü yerden kalkar” deyince ben de “Ya Allah bayrağı bu sefer Etiyopyalıların eline vermeyi murad etmişse? Ya bu sefer bizi ordunun komutanı değil de askeri olarak görmek istiyorsa?” anlamında bir soru sormuştum. Arkadaşımız şuna benzer, ilginç bir cevap vermişti: “Hocam bu söz halkımızı motive etmek, özgüven vermek için söyleniyor. Bu noktadan bakınca yanlış bir şey yok” dedi. Evet, gerçekten niyet iyi olabilir. Ama “yanlış olmadığı” konusunda o kadar emin değilim.
Çünkü bu söylem bize kolektif bir ego yüklüyor. Bunun pek çok mahzuru var. En önemlilerinden biri bizim gerçeklikten kopmamıza neden olabilir. Kendi eksiklerimizi göremez hale gelirken, başka bir milletin ise bizden iyi özelliklerini fark edemeyebiliriz. Nitekim risalet bayrağı İsrailoğulları’nın elinden düşmüş ama oradan kalkmamıştır ve tam da bu sebep, onları Resul-i Ekrem’i inkara götürmüştür.
Kolektif/ulusal ego içeriye doğru daraldıkça bu sefer mezhep/grup/kişi egolarına dönüşmeye başlıyor. Sosyal medyada uzun süre takip ettiği birini, bir ya da birkaç paylaşımından dolayı takip etmeyi bırakan kişiler görmüşsünüzdür. Ya da yaptığı bir yorumdan dolayı (küfür ve hakaret olmamasına rağmen) bir takipçisini engelleyen kişileri… Sorun bilgiden/bilgisizlikten daha çok o kişinin hoşumuza gitmeyen bir şey söylemiş olmasıdır çoğu zaman.
*
Yazının başlığına dönersek: Öyleyse bilgi kimi değiştirir?
Benim anlayabildiğim kadarıyla çoğu kişiyi değiştirmez.
Daha doğrusu kişiyi değiştiren bilgi değil, o bilginin içinde neşvünema bulduğu seciyesi, şâkilesi; nefsi zeminidir.
Toprak çoraksa, tohum iyi olsa ne olur? Toprak zehirliyse, tohumu da bozmaz mı?
O yüzden Kur’an “bilen kurtuluşa ermiştir” değil, “nefsini tezkiye eden kurtuluşa ermiştir” der.
Çünkü temiz bilgi, temiz vicdanlarda kök salar, büyür ve meyveye durur.
Çocuklarımıza ve gençlerimize bilgiden önce doğru bir istikamet, doğru bir yön kazandırmak o yüzden her şeyden önemlidir.
Çünkü bilgi bazı şâkilelerde para gibi, kadın gibi-erkek gibi, makam-rütbe gibi salt bir şehvet nesnesine dönüşür.
İnsan sadece karşı cinsle, parayla ve makamla değil; bilgiyle de gayr-i meşru ilişki kurabilir. Ve kimseye benzemez bilgiyle ifsad olanın müfsidliği; kimseye benzemez bilgiyle ifsad edenin ifsad edişi…
Biraz önce vermiş olduğum Bakara 146’nın devamında yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor:
“Herkesin yöneldiği bir yönü vardır. O hâlde hayır işlerde yarışın…”
Herkesin bir şâkilesi olduğu gibi, herkesin yöneldiği bir “kıble”si de vardır.
Şakilesi kaymış; kıblesi, yörüngesi, pusulası bozulmuş birini sadece bilgi, bilim ve felsefe değil, vahiy de Allah’tan uzaklaştırır. Aynen güneşin bazı şeyleri ağartması, bazı şeyleri karartması gibi…
Allah sonumuzu hayreylesin.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mücahit Gültekin - Mesaj Gönder

# Allah

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Musa - Allah razı olsun hocam. Allah nefis tezkiyenizi artırsın. :))

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 04 Şubat 12:01


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT ve genel af çıkar mı?