Ağlamaktan imtina edenin makus talihi

Ezici çoğunluğun ağlamayan bebeği ihtiyaç duyduğu besinden mahrum bırakacak kadar insafsız olduğu, hemen herkesin malumudur. Muhtemelen o tıynetsiz kanaat atalarından tevarüs eder, hakikaten zorda kaldığına belirgin şekilde kanaat getirmedikçe kimseye yardım edilmemesi gerektiği belletilir. Konu üstüne cahil kalanlar bunu mezkur toplumun ortasında yaşayarak öğrenir. Öğreninceye kadar o içinde yaşanan toplum, çoğu zaman diğer toplumlarla mukayese edilir; iyi, yardımsever, hayırhah, iyilik timsali zannedilir. Ki ellerine doğulan hamasetle bir toplumun iyiliği, yüceliği, irfanı onun söz sahibi olanlarının yansıttığı kadardır. Söz sahipleri, tarihe mal olmuş ataları, geçmişleri onlara, ağlamayanı yaşamsal olarak ihtiyaç duyduklarından dahi mahrum bırakmaları gerektiğini belletir. Böylece aklı ve gönlü tertemiz, pırıl pırıl, el değmemiş nesiller yetişir!

An gelir, hor ve hakir görülüp toplumun dışına doğru itelenen Ahmet Kaya gibilerin “Ağladıkça bozkırlar yeşerecek, göreceksin” diyerek ağlayışı övdüğü şarkılar biraz daha anlam kazanır. Muhtemelen ne Gonya’nın, ne Bozkır’ın ve ne de Meram’ın yani herhangi bir yerin yeşerdiği yoktur, ama bu eski Yahudi nağmesinden etkilenen insanlar olası bir bahara inanmak ister. O inancın içinde göz kusurlarının tedavisi, basiretin açılması, görme kabiliyetinin artırılması vardır. Belki böylece ağlamayan bebek bir yana, doğmamış çocukların rızkına bile göz dikenlerin her yanı kuşattığının, insanı ve hayatı istila ettiğinin farkına varılır.

Toplumun toptancıları, distribütörleri, karaborsacıları ve de tefecileri ağlamayan bebeğe meme vermezler de ağlayanına habire biberon ikmalinde mi bulunurlar? Gören de ağlayan bebeğin süt banyosunda büyütüldüğünü, içinden süt ve de bal akan nehir kenarlarında eğleştiğini zanneder. Sonra garibim, belediyenin dağıttığı haftada iki litrelik süt istihkakının peşinde sıraya girmesi gerektiğini öğrenir. Öğrenmenin sonu yoktur ama kişilerin ve kurumların kendisinden esirgenenlerle yine kendisine lütfetmiş gibi davrandığını hiçbir zaman anlamaz. Kömür, makarna, okul, pandemi yardımı derken karakış fonuna kadar ilerler. Bir türlü aymadığı kısım, neden yardıma muhtaç hale getirildiği, neden öz kaynaklarıyla kendine yetmediği, neden ağlamak zorunda bırakıldığıdır. Kendisine ücret belirlemek için toplanıp toplanıp dağılanların, aylarca bir karara varamayıp büyük sıkıntı çekenlerin neden kendisiyle aynı ücreti almadığını falan sorgulamaz. Sorgu, belediyenin, kaymakamlığın geçmişlerinin ruhu rahata ersin diye dağıttığı yardım üstünedir. O yardımı alıncaya kadar sorgular; alırsa yeni bir iştiyakla bir diğerine başvurur, alamazsa oturup ağlamaktan gocunmaz.

İhtiyaç duyulandan mahrum bırakılmamak için müşahhas olarak ağlamak gerekir. Birinci ikinci dereceden yakınlarının ağlaması dolayısıyla kimsenin gözüne üflenmez. Nitekim fazla uzak sayılmayacak bir tarihte ‘İki senedir anamız ağlıyor’ serzenişinde bulunan insanlara ‘Hadi ananı al git buradan’ şeklinde yanıt verilir. Gerçi kendisi ağlayıp hastalığı için yardım isteyen insanların da cebine üç beş kuruş koyup gönderilir. Çaresizliğini dile getirebilene zaten o an için ulaşılamaz, kimliği tespit edilemez, aranıp bulunamaz. Ölüp gittiğinde çok da güzel kimlik tespiti yapılır.

Ağlamak dolayısıyla havanın nemi, derelerin suyu, barajların doluluk oranı falan artmaz. Her halukarda insanlık elim bir kuraklıkla karşılaşır. Onu elbette suya ulaşmaya yahut suyun kendisine ulaştırılmasına izafe eder. Yakındığı sadece su faturasının biraz zamlı gelişidir. Yeryüzünde neyi kuruttuğunun, neyden yoksun bırakıldığının ve kimleri yoksun bıraktığının bir önemi yoktur.

Atıf Yılmaz’ın yönetmenliğini yaptığı, Şener Şen’in oynadığı, 1986 yapımı,  güya Osmanlı bürokrasisinin son dönemde halktan kopukluğunu ve idare-i maslahat zihniyetinin nasıl insanların genlerine kadar işlediğini gösteren ‘Değirmen’ isimli filmde çocuklardan birine şöyle bir tören şiiri okutulur: ‹›ağlayın ah ağlayın! öksüzlere, dullara; / gökten imdat bekleyen şu günahsız kullara! / bir küçük yavru yetim; nerede babacığı? / bir çıplak ana mahsun; nerede kocacığı? / namazsız gömüldüler kapkara topraklara; / sürüklenip gidiyor karışmış yapraklara.’’ Ancak ağlamak bahsinin dışında, Deli Kazım’ın şu tiradı hemen her nutkun neticesi niteliğindedir: “Bazı felaketler vardır ki; bölünüp parçalanmış gibi görünen milletlerin vicdan ve şuurunda şiddetli bir kırbaç darbesi tesiri yapar ve onları büyük bir hiddetle şahlandırır!..” Bilmem kaç asrı aşırıp öyle bir şey görmese bile insan yine de inanmak ister.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 4.250 TL oldu! Yeni rakamı nasıl buldunuz?