Reklamı Kapat

Umutlarını k-esenler Ellerinde keserler

Adli yıl açıldı

Biz de farkındayız. Gitmesekte, konuşmasak ta, konuşulanları anlamasak (!) da...

Ama bu demek değildir bizim hiç katkımız olmayacak... Hayır olacak!

Biz de duhul ediyoruz olaya. (Duhuliye 25 kuruştur veya duhuliye ihtiyaridir, levhaları nerede yazılıydı )

Günümüzün Hakim ve Savcıları alınmasınlar, ikide bir ordan oraya alınıp durduklarından, birde biz alındırmayalım diyerek, yani biraz ince düşünerek, doğmadan öncemizdeki yıllardan aldık örneklerimizi.

İlk örneğimiz bir kadı. Mecburen bir kadı... Çünkü “vicdan ve cüzdan arasındaki” hakim konuşmalarnı çok dinlesek de. Ne olur, ne olmaz.

Vaktile İstanbuldan kadı tayin edilen biri memuriyet mahalline gitmiş. Beş on gün beklemiş, dava yok. Dava olmayınca harç alınmıyor, harç alınmayınca da bittabi keseye para girmiyor. ..

Kadı efendi mahkemenin yan penceresine dayanmış, dışarısını seyrediyormuş. Bakmış, aşağıda iki köylü konuşuyor.

Hemen muhzırı çağırmış:

— Şu iki köylüyü yakalayıp mahkemeye getir!

Muhzır köylüleri palas pandıras kadının huzuruna çıkarmış. Kadı efendi sormuş:

— İsmin ne

— Ahmet.

— Senin ismin ne

— Mehmet.

— Ahmet, sen bu Mehmetten davacı mısın

— Hayır!

— Mehmet, sen bu Ahmetten davacı değil misin

— Hayır!..

— Aranızda münazaalı hiç bir iş yok mu

— Yok!

— Birbirinizden alıp vereceğiniz de mi yok

— Yok!..

Kadı biraz düşündükten sonra tekrar sormuş:

— Demek ki Ahmet, senin Mehmetten hiç bir alacağın yok!

— Evet!

— Senin de Ahmetten

— Benim de yok!

— Öyle ise Ahmet sen hiç bir alacağın olmadığına dair Mehmede bir ibraname vereceksin, sen de Ahmede!

Elini çırpmış.

— Gel bakalım molla, iş çıktı... Şunlardan ellişer kuruş harç al da birer ibraname yaz bakalım!..

İşsizlikten ve (harçsızlıktan) bunalan kadı günlerinden, hakimli günlere ermişiz. Hakimler kürsülerde resimlerde gördüğümüz gibiler. Başlıkl ve başlıklarında yıldızlar var.Karşılarındaki gözlüklü şahıs müddei umumi olmalı. Onda yıldızlı başlık yok. Neden acaba Resmin tarihinde 1. Kanun 1936 yazıyor. Ortadaki Hakim’in bıyıkları, İsmet paşa’nın sevdiği ve hep taşıdığı tip. Demek ki moda öyle imiş.

Adalet akla gelince, elbette Avukatlar da hatırlanır. Siz avukatları deprem uzmanı veya bir parti bulsam da aday olsam, bu cübbe çok kazandırmıyor zira, düşüncesindeki insanlar olarak bilmeyin. İçlerinde ne cevherler var. İşte birisi. Hem yaşadığı yılların sağlık problemlerini kayda alıyor, hem de hasmının muhterem ve meşhur avukatına “büyük doktor” havası vermesine rağmen teşhisi kendisi koyuyor. 

Delil

Anadolunun ikinci derecede kasabalarından birinde Hukuk mahkemesi bir davaya bakıyordu.

Davacı, parayı esirgemiyerek hakkını müdafaa için İstanbulun meşhur avukatlarından birini getirmişti.

Diğer tarafın yerli olan vekili ilk celsede ayağa kalktı ve:

— Bay reis, dedi, affınıza mağruren nazarı dikkatinize bir şey arzedeceğim: Malûmu âliniz, bir adam hafifçe namizaç olduğu vakit bazı ev ilâçlariyla iktifa eder. Gerçekten hasta ise belediye hekimini çağırır ve hastalık vahamet arzedincedir ki, İstanbuldan büyük bir doktor celbedilir. Buna kıyasen, hasmımız her halde davasının batıl olduğuna bizzat kanaat getirmiş olacak ki muhterem ve meşhur meslekdaşımı burada karşımda gorüyorum!

Konumuz Avukatların müdafaa inceliklerini anlatmak değil ama insan bazan siyasilerimizin davranışlarını o inceliklerle karıştırıyor.

İşte onlardan biri olabilir mi diye şüpheye düştüğümüz bir vak’a. Mesela siyasi liderlerimizden Kılıçdaroğlu’nu aklımıza getirdiğimizde, zekası hakkındaki tereddütlerimiz keşke izole olsa... 

Müdafaa zevki

Avukat (M...) mahkemede bir katili müdafaa ediyordu. Vak’ayı gözile görmüş olan şahitlerin sayısı onu geçiyordu. Böyle olduğu halde avukat katili oka dar parlak bir nutukla müdafaa etmişti ki şahitler âdeta gördüklerinden şüphe edecek hale gelmişler, dinleyiciler adamcağızın bir haksızlığa kurban gitmek üzere olduğuna inanmışlar, hâkimler bile şüpheye düşmüşlerdi.

Mahkemeden sonra (M...) e yaklaştım:

— Hakikati benden saklamana sebep yok, dedim, şu herifin masum olduğuna inandığını hiç zannetmiyorum.

O güldü:

— Elbette... Ben budala mıyım

— Peki, o halde neden katili okadar kuvvetle müdafaa ettin. Çok mu para verdi

— Ne münasebet... Herifin meteliği yok...

— O halde buna ne sebep vardı.

Avukat ciddî bir tavırla başını salladı:

— İnsanın kendi yutmadığı bir şeye birçok akıl, iz an ve malûmat sahibi insanı inandırmaktaki zevki tasavvur edemezsin, dedi.

Fıkramız böyle. Sanırım kimse Kılıçdaroğlu bunun neresinde demez. Batıkçı muhasebeci ama bir an için avukat gibi düşündük.

Hani Ekmeleddin bey’i aday göstermişlerdi ortağı MHP ile...Hani insanlar, neden, niçin, nasıl gibi çok sorular yöneltmişlerdi.

Düşünün Kılıçtaroğlu’nun cevabının fıkradaki son paragraf olduğunu...

Öyle bir “Kılıçdaroğlu”larının olmaması CHP’nin sorunudur. Bizim değil...

İsterseniz bir mahkeme salonu görüntüsüne bakarak noktalayalım adli yıl açılışı yazımızı. Yıldızlı başlıklı Hakim fotoğraflarının çekildiği yıldan hemen iki yıl sonrası... Ne başlık var ne de yıldızı. Lakin bizim anlatmak istediğimiz, daha doğrusu dikkat çekmek istediğimiz yer hakim ve sanık arasındaki diyalog...

Güzel Türkçemizin kelimelerinden bazılarının nasıl anlarsan işte öyle olmasına güzel bir örnektir bu. Bizde bunu anlatmak için koyduk buraya. Yoksa yaklaşan seçimlerde bu ülke insanlarının “Oniki sene yetmez mi Daha ne ilave edeyim. Daha niye ilave edeyim.” Diyebileceklerine bir belge olsun, gibi bir niyetimiz yoktur. 

Keser, elini keser

Son dakika: Esenler Belediyesi sopalı-zabıtalı icraata başladı!

“Filistin ve Doğu Türkistan” davasına sahip çıkan Saadet Partisi Esenler İlçe teşkilatının Türkiye Cumhuriyeti yetkili makamlarından “yasal izinli” faaliyetlerine müdahale eden, savaş açan, yıkan, karşı çıkan Esenler Belediyesi...

Ne yaptıklarının resimlerini yayımladı gazetemiz. Şimdi olayı hatırlatmak ve Esenler Belediyesine, Esenler Belediyesi’nin başındaki AKP’liye birkaç soru sormaktır işimiz.

Bu yaptığın, insanları eğitmek için düşünülmüş ve sürekli anlatılmış o fıkradaki gibi “Vali oldu, babasını astırdı!” olayı mıdır

Ama size ve hiçbirinize, bizden giderken ve emeklerimizi alıp götürdüğünüzde ve gömleklerinizi çıkardığınızda, ne olamayacağınızı (biz) söylememiştik. Senin gibi değmeyeceklerin olmasını bilmek ihtimalinden de kaynaklanmış olabilir bu durum.

Yani o fıkrada anlatılan yakınlıkta değilsin bize. Bunu bil!

Yoksa sizi çıldırtan “Dava” kelimesi ve çağrıştırdıkları mı

Siz dava deyince, diğer arkadaşlarının karakollar ve adliyeler arasında “Başı yerde” gezme görüntüleri ni mi hatırlatıyorsun Zira onlar da efelenmişlerdi Saadet Partililere karşı. “Kameraya çekin bunları” demişti, artık ne yapacaksa o görüntülere bakıp, başı yerde gezen o kişi.

Saadet Partililer Esenler’de de nasıl yaşayacaklarını ve ne yapacaklarını bilirler. Seçimler yaklaşıyor, artık Genel Başkanınızın meydanlarda mağdur edebiyatı yaparak size oy topladığı günlerin geçtiğini ve seçmen desteği sayısında dibe vurduğunuzu göstermek, borcumuz olsun.

Ey reklamını “eser”li yapan eli “keser”li AKP’li kahraman MTG. Biliriz keser bazan sopa yontar, hep size doğru yontarken... Lakin keser döner, sap döner demişler.

Benim köyümde hiç kiraz ağacı yoktu.

Fakat adı Kiraz olan kızlar vardı.

Bizim gazetemizin “Kiraz haberi” üsündede durmak istiyorum biraz.

Bir yılı zararda olan veya kendi beceriksizliği kazanmasına engel olmuş biri, eline balta alıp ve buralar benimdir diyerek, on yılda ancak meyveye duran ağaçları kesme hakkına sahip midir

O baltalıyı engelleyecek yazılı kanunlarımız yoksa dahi, engelleyecek yöneticilerimiz, komşularımız, arkadaşlarımız, mahallelilerimiz neden yok

Olay illa İstanbul’da ve Gezi Parkı’nda mı geçmeli

Para kazandırmadığı idda edilen o kiraz ağaçları, (düşünüldüğünde) paradan çok daha kıymetli ve getirisi olan dualar kazandırmaz mı idiler insanlara. (Fakirin, paramız yoktu ama Allah razı olsun bize kiraz yedirenden, demeleri gibi...)

Son görüştüğümüzde bana “Milli Gazete tavırlı adam” diyen ve beni gençliğimde yazmam için elimden tutup Milli Gazete’ye getiren (Teferruat daha sonraki anılar bölümünde) Mustafa Özdamar’dan duyduğum bir kiraz ağacı espirisiyle noktalamak istiyorum bu yazıyı.

Anadolu’daki İmam-Hatip okullarının banisi rahmetli Hacıveyiszade’nin oğluna, bir ikindi namazı sonrası cemaate geç kalan biri derki: Hoca’m lütfen beni bekle. Sizin halletmeniz gereken, halledebileceğiniz bir meselem var.

Bekler hoca, Fıkhi veya ameli bir konuda sıkıntısının olduğunu aklına getirerek...

Cemaate geç kalan insanımız, namazını eda edip gelir hocanın yanına ve anlatır derdini: Hoca’m duydumki sende kiraz fidanları varmış. Ben de isterim onlardan.

Meselenin bu olduğunu öğrenince hoca, üzülür. Halbuki o neleri düşünmüştü. Sonra mırıldanır kendi kendine: Hocaya ihtiyacı olan, hocaya gider. Kiraz fidanına ihtiyacı olan da bana gelir!

GEÇMİŞ ZAMAN PENCERESİNDEN

Çoğunlukla “Milli Şef” yıllarında insanlarımızı gülümsetmiş “Yahudi” fıkralarını sütunlarımıza aktarırken, “sadece bir fıkra anlatma”nın ötesinde kalanlardan bu sayfa okuyucularının “haberli” olduklarını biliyoruz, eminiz, tereddüdümüz yoktur.

Hem okuyup, hem gülüp, hemde kendince yorumlar yapması insanların, ki bunlar arasında yahudiler de olabilir, onları, geçmişini iyi bilen, geleceğini iyi görür haline erdirebilir, düşüncesi ve kanaati taşıdığımızdan...Kavga taşı taşımadığımızdan... Ki buralarıda bilirler bu ülkenin yahudileri...

İşte o fıkralardan bir tanesi daha...

Dilek!

Mişon, gözlüğünü düzeltti, önünü düğmeledi ve direktör Bay Salamonun kapısına doğru, karar vermiş adımlarla yürüdü.

Fakat, kapının önüne gelince tekrar durdu. Söyliyeceği sözler boğazında düğümleniyor, zaten hoplayan yüreğini büsbütün hoplatan bir hıçkırık onu konuşamaz hale koyuyordu...

Dudakları gizli bir duala uzun müddet kıpırdadı. Nihayet kararını vermişti. Ne olursa olsun, kapıyı vurdu.

— Antre!..

Salamon, kaşları çatık, gazetesini okuyordu. Mişonaçnin yüzüne bakmadı bile...

Zavallı Mişon, bir kaç dakika, elpençe ayakta bekledikten sonra mırıldandı:

— Sizden bir ricaya yeldim...

Salamon, gözlerini gazetesinden kaldırmaksızm ho-murdandı:

— Buyun, iç bir rica dinlemeye vaktim yok...

— Ama...

— Amasi böyle... işlerin bu kadar kesat bir zamaninda benden rica!...

Mişonun da artık sabn tükenmişti:

— İşlerin kesat zamani ha .. Maşalla maşalla!... Metresi uç liralik kumaştan sikiz kravat çikarip tanesini on liraya satan benim, oyle mi .. Bomboş depoyu tutuşturup sigorta şirketinden binlerce Iirayi çeken benim oyle mi .. Yumruktan...

Salamon, gülümsiyerek ayağa kalktı:

— Ne uluyorsun be Mişon .. Hasta misin .. Ne var, derdin ne .. Yel bakayim: Maaşın mi az yeliyor .. Yeçinemiyor musun Yok, yok.. Saklama... Biz seninle patron amele yibi diyilız... İki eski arkadaşiz burada... Açik söyle: Kaç lira zam istiyorsun ..

Mişon şaşırmıştı. Heyecanla kekeledi:

— Ben... Ben mi ... Yok be!... Maaşima zam falan istediyim yok... Buyun bezin kariyi doktora yötüreceğim da, öyleden sonra izin istiyorum!..

Temel henüz Karadenizden İstanbul’a açılmamış. Toprağındaki çayla, fındakla, denizindeki hamsiyle meşgul... Dolayısıyla fıkralardaki yerini almadığından,diyerek yoruma başlamak, fıkralarımızın milli kahramanı Temel’e haksızlık olur.

“Sigorta şirketinden binlerce lira çekmek” işini öğrenmişse bu ülkede birileri, kimlerden öğrendiğinin ipuçlarını yakalarken, bir tek şu noktaya gelmesin isteriz okuyucularımız. Dolaşım serbest demiştik halbuki, fıkralarımız her okunduğunda... Bu da bizim kırmızılı renkli çizgimiz olsun.

İşte o nokta, işte izahı, Bu fıkradaki şahıslar ve olaylar tamamen hayal ürünü olduğundan, gerçeklerle, bugün henüz yaşanmakta olan CHP kongresiyle ve sayın Kılıçdaroğlu’na itiraz edenMuharrem bey’in muhalefetiyle ilgili olmadığı gibi, çağrıştırması dahi düşünülmemiştir. Sayın Kılıçdaroğlu ve Muharrem Bey’in kongre sonrası elele verip delegeleri selamlama sahnesi fıkrada delege olmadığından, benzeşmeyi kesinlikle önlemektedir.

Kemal, bildiğimiz gibi

CHP Kurultayında gürlemiş sayın Kılıçdaroğlu.

“Bana Dersimli Kemal derler!”

Gandi’likten vaz geçme değil sadece bu.

Hala etki altındalığının da ispatıdır.

Hatırlayınız... MHP ile ortak adayın “Bana Ekmel derler!” dediğini...

***

Kılıçdaroğlu’nu yine Genel Başkan seçmiş CHP’liler.

Diyorlarki: Delegelerden görebileceği son “İnce”liktir bu.

BORU DÖŞÜYORLAR 

Gözümüzün içine bakarak

Altımıza döşeniyor boru!

Akıtmak için dışarılara;

Ülkemizin geleceği bor’u...

Derin uykudasın ey milletim!

Kalkman için çalınınca boru,

Görürsün ki, eşeğin çalınmış;

Ve götürmüşler Niğde’yi, Bor’u...

Ekrem Şama

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?