Reklamı Kapat

Beton adamlar ülkesi

Şehir siluetinin piramitvari gökdelenlerle doluşmasından

sonra.

Ağacın ve yeşilin kent peyzajından geri çekilmesiyle.

Ahşabın, tahtanın, kâğıdın itibarının kalmadığı

bugünlerde.

Beton binalar ülkesinde, beton adamlar da haliyle

çoğalacaktı.

Dünyanın dengesini bozan bu kadar beton bina, dağların

başını uçuran bu kadar gökdelen, ağaç katleden o kadar dev site sonunda her

şeyin kimyasını bozdu.

Ne yağmurlar yağmakta, ne karlar.

Ciğerlerine çimento karışmış müteahhit babaların

oğulları, yakınları, onları arkadaş edinen, ya da rol model alan insanlar da

betonlaştı.

Eskiden devlet başkanlarının yanında danişmentler,

bilgeler, aydınlar vardı. Bir müşkülatta fikrine danışırlardı.

Şimdi devletler yönetmekte müteahhitler, devlet

başkanlarının kankaları, onlara danışılmakta. Eski sofralarda ilim adamları,

düşünürler vardı, şimdi betondan süt sağanlar. Birlikte tatile gittikleri

eşhas, hep paranın matadorları.

Haliyle bu betonlaşma her şeye yansımakta.

Turgut Cansever, yıldızların yağdığı İstanbul u anlatmakta:

Dârüssaâde, Eyüp, Galata, Üsküdar, Boğaz köyleri,

Anadolu ve Rumeli yakası yerleşmelerinin oluşturduğu Yıldız Kümesi

biçimindeki İstanbul, geç Ortaçağ ın mükemmel metropolü idi .

O yıldızlar arası seyahat artık bitti, her yan towers

dolu.

Markette yaşlı kadına buldozer gibi çarpıyor, betondan

genç bir adam. Ne yapıyorsun, dikkat etsene diyorum. Genç adam pişkin:

Bir şey olmaz diyor, aklı sıra kadının yaşlılığını

kastedip genç olsa belki bu çarpma erotik bulunur ama nasıl olsa yaşlı ya,  bir şey olmaz deyip saygısızca bir özür

dilemeden geçip gidiyor.

Nezaket hak getire, nezahet bir yoksulluk ki sorma

gitsin, bindiği cipteki edep fakiri adam.

Paranın baronunda da, yıkılası rezidansının asansörü

bozuktur ama ne gam.

Bu ülkede zaten dolar, insandan pahalıdır.

Onun için kömür ocaklarında savaşlardan çok insan ölür.

Üç kuruşluk yaşam odası yapmadığımız için.

Deniz tersanelerinde durmadan ölümlü kazalar olur, en

basit önlemler alınmadığı için.

Bozuk asansördeki işçiler düşeceklerini bile konuşa,

ekmek parası deyip binip o ölüm makinesine, rızıkları için yüzlerce metre

derinliğe düştüler.

On kişi ölmedi sadece.

Sadece aileleri, yakınları, hemşehrileri de değil, bütün

bir ülke onlarla beraber beton adamların, beton kuyularına düştüler. En temiz

kazancı için, helal rızkı için garip işçiler, ölümüne mücadele ederken.

Kanlı rezidanslarını hiç zahmetsiz diken yüzsüzler, şehir

siluetini de katletmekte.

Bir ülkenin kent panoramasını, tarih bilincini,

estetiğini, sanat kaygılarını da dinamitlemekte.

Sultan Ahmed Camii nin arkasından hayalet bir harami gibi

sırıtan o gökdelen için ülke fazla da ayağa kalkmadı, en yetkili kişi de, ben

ona küstüm , dedi. Demek yakınlık, arkadaşlık söz konusu ki, küsülmüş. Sadece

küsülmüş ama kanuni bir zorlanmaya tabi tutulmamış. Böyle olunca da, daha hızla

beton adamlar ülkesi olmak için dörtnala çakıl ve çimento savaşını kazanmaya

gitmekteyiz.

3. Köprü için de o kadar çok ağaç kesilmekte ki, çevre

bağlantıları yanında pek çok tepe tıraşlanıp dazlak edildi. En az ağaç zararı

ile bu çelik canavarı nasıl inşa ederiz derdini çekmeyen bir zihniyet hâkim ne

yazık ki.

Şimdi rezidans sahibinden beyhude bekleyeceğiz o uğursuz

ölüm kuyusunun kapısına kilit vurmayı. Muhtemelen bir iki göstermelik tutuklu

da salıverilip inşaat tekrar başlatılacaktır.

On ocak sönmüş umurlarında olmayacaktır. Dahası o

inşaatın kapısında nice ölüme aday işçiler, iş beklentisindedir. Biri gider,

bini gelir bunun bilincindedir beton adamlar. İlkokula başladığım yıl, sıra

arkadaşım Demet diye bir kızdı, çilli yüzlü, üstü başı temiz, terbiyeli bir

çocuktu. Evleri bizim mütevazı mahallemize göre oldukça şık bir villa idi.

Şimdiki villalar gibi azman, tepeden bakan, gösteriş

budalası değildi. Açık yeşil küçük çinilerle süslenmiş bu evin bahçe duvarı

bile yoktu, düzgün kesilmiş şimşirler dört bir etrafını sarmakta idi. Evin bir

cephesini sarmaşık beyaz gül ağacı kaplamış her yanı sarmıştı. Açık yeşil zemin

üzerinde koyu yeşil gül yaprakları ve bembeyaz güller harika bir pastoral tablo

oluşturmakta idi. Okulumuza yakın evin önünden geçerken görürdük, Demet in

babası bahçesine gözü gibi bakar, elinde hortum ağaçları sulardı. Fakat bir gün

korkunç bir kaza oldu. Kendilerini ziyarete gelen komşu aile ile sohbette iken,

konukların minik oğlan çocuğu git, kuyunun kapağını oynat, içine bakmaya

çalışırken, düş. Kızılca kıyamet koptu, çocuğu çıkardılar ama ne yazık ki

ölmüştü. Çocuğun ailesi de, Demet in ailesi de perişan oldu. Demet bir daha

okula gelmedi, aile karalar bağladı, evlerini terk etti, başka yere taşındı, o

güzel bahçe ve ev hala kapalı durmakta. Demet i de bir daha görmedim. Aslında

çocuğu ölen aile, sizin bir suçunuz yok, kaza oldu, başka yerde de bu kaza

olabilirdi, evinizi terk etmeyin , demişler ama aile bu acıya dayanamadı ve o

çok sevdikleri evlerinde oturamadılar.

Bakalım kanlı rezidansın

sahipleri de, bu türlü bir şefkat emaresi gösterip inşaatını kapatacak mı

Sanmıyorum, eskiden beton adamlar bu kadar her yeri işgal etmemişlerdi, evlerde

yeşil yapraklı beyaz gül ağacı olmazsa olmazdı. İstanbul da yıldızlar arası

seyahat edilmekte idi.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?