Reklamı Kapat

Orada ne vardı?

“Hilafet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye devletinin alem-i islam içinde bir ehemmiyeti kalmayacağını, Avrupa siyaseti nazarında da, en küçük ve kıymetsiz bir hükümet mevkiine düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir dirayete lüzum yoktur. Hakiki milliyet hissini kalbinde duyan her Türk makam-ı hilafete dört el ile sarılmalıdır.”

Bu satırların hilafet kalkmadan önce yazıldığı belli. Bu satırların yazarının o günün iktidarına karşı cesareti de belli.

Belli olmayan ise, “Dini politikaya karıştırıyorlar! Irtica hotluyor! İnkılaplar elden gidiyor!” diye yırtınan başyazar olması, DP günlerinde..

H.C.Yalçın’dan bahsediyoruz.

1939-1954 arası CHP milletvekili olan ve partidaşı Y.Z.ortaç’ın “Miting nutuklarından, cımbızla kelime çekerek..” (DP’lilerin konuşmalarından..) diye suçladığı H.C.Yalçın’dan bahsediyoruz.. (CHP’nin tetikcilerinin kanlı mı olacak, kansız mı Cımbızcılığının üstadları da o imiş. Günümüzün tetikcileri geleneği kimin başlattığını bilsinler diye yazdık bu notu. N.T.)

Peki ne oldu da H.C.Yalçın CHP’li oldu ve cımbızcılık ihalesini üstlendi. Halbuki, üyesi olduğu İttihat ve Terakki’ye Talat paşa’nın şikayetçi olacak kadar çektirdiğini de yazmış partidaşı Ortaç. İttihat Terakki, yani CHP’nin anası.. Sorumuz geçerli hala: Ne oldu da..

Kasetçilik filan olamaz.. Daha Türkiye’de televizyon bile yok, sinemamız ise emekleme devrinde.

Acaba ikna odası daha yeni icat.

Başka bir ihtimal gelmiyor aklımıza. Hele hele şu cümlesini de okuduktan sonra..

“Halk Fırkasının programı ve sözleri başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Fırkasının demokratlığı dudaklarındadır.”

Not: Bu gazetenin göznuru ve gözü nurlu okuyucularından Sabri Gümüş ve Ahmet Kalyon, bu yazımızı yeni CHP’li Bekaroğlu ile ilişkilendirmesinler. Zira o konudaki “ne oldu da”sorusunun cevabını bilmiyoruz.

İstanbul’un Adı…

İstanbul’un adı nedense hep birilerinin içine “dert” olmuştur. İstanbul’un adı niye İstanbul olmuştur, sorularından masal üretip durmak bir yana, ad değişikliği teklifleri dahi yapılmıştır ciddi, ciddi.

Önce efsane diyorlar ve anlatıyorlar: Tanrı Zeus ve İO adındaki kız başrollerde. Zeus’un karısı Hera’da işin içinde. İnek yapılan İo boğaz’dan karşıya geçiyor, sineklerden kurtulacağını sanarak..

İşte tam burada bizim tarihçimiz giriyor devreye. Hani, Ayasofya aman camii olmasın kampanyalarını başlatan Türk adam. Diyorki: Boos inek edmek, Foros geçit demek. Al sana Bosfor, al sana İnek Geçidi. İnsanın Yunan dilini iyi bilmesi bir başka oluyor canım, kültürcü olmak açısıdan yani. Boyuna akan nehr-i aziz, enine tanımlanıyor.

Türkçe konuşularak gidilen yedi B şehirli Osmanlı günlerinden (Berlin, Belgrat, Bükreş, Bosfor, Bağdat, Bombay.. Hani Yedincisi ) geldik tanrı Zeus’a Boğaziçi’nde bir ikametgah vermeye..

12 Mart’tan hemen sonra Tercüman gazetesi’nin teklifiyle Yeşilköy Havaalanının adı değiştirilmişti. Etkili basının muhtıracıların da ihtilalci sayılmasalar bile Atatürkcü olduklarını ispatlama gayreti sınıfından bir girişimdi işte..

Yoksa bundan mı cesaret almıştı da bir İTÜ profesörü iddialı bir basın toplantısı düzenlemişti 12 Eylül’den hemen sonra. Gerçi onun teklifi Ankara üzerine idi. Ankara’nın adı Atatürk yapılsın, diyordu.

Kimse ona ne şunu sormuştu; Atatürk Ankara adından bir rahatsızlık mı duymuştu Ne de şunu demişti: Şehirlerin adından ziyade, depremlerde yıkılacak binaları ile bir zahmet ilgilenseniz ve güçlendirme şirketleri falan kursanız..

Fethin 500. Yılından önce, Fahreddin Kerim vali iken, İstanbul adından rahatsız olan biri, Türkçe değil diyerek, melez bir isimdir diyerek, “Karşı yakaya” manasına (bugünlerde işlenen inek yüzmesi olmalı..) geliyor diyerek, bir dilekçe vermiş valilik makamına. Hem de İstanbul’un yerine teklif ettiği isimi de özellikle belirterek.. Mehmetçik!

İşin tuhafı ne imiş biliyor musunuz Olayı biz öğrenelim diye yazan kişi diyorki: Vali bey bu teklifi-olanca ciddiyet ve ehemmiyetle-Şehir Meclisi’nin ilk toplantısından konuşulsun diye gündeme koydurmasıdır.

Neler, neler oluyor değil mi

“O tazminat”tan haberli olanlar

 

Türkiye’de mi çok, Amerika’da mı

“Amerika’da McDonald’s’da bir hamburger, bir de kahve almıştı kadın. Masaya otururken kahve üzerine döküldü, bacağı yandı. Yara oldu.

Kadın şirketi mahkemeye verdi..

Suçlu kendisi.. Kahveyi üzerine döken kendisi.. Ne mahkemesi ..

Şu mahkemesi..

Yasalara göre, self servis restoranlarda dağıtılan sıcak içeceklerin sıcaklığı (aklımda kaldığı kadarı ile söylüyorum) 88 dereceyi geçemezmiş. Kadının bacağını yakan kahve ise 92 dereceymiş..

McDonald’s’ın suçu kahveyi kaynara yakın ısıtmak!..

Mahkeme tazminat kararı verdi..

Ölü mölü değil, bacakta yanık tazminatı..

3 milyon 500 bin lira!..”

Amerika’da neler oluduğundan, direk bağlantımız olmadığı için ancak dolaylı olarak, yani medyamızın değerli yazarları yazdıklarında haberdar oluyoruz.

Sabah gazetesinin 19 Eylül 2014 tarihli nüshasında Hıncal Uluç yazıyor. Biz de ondan öğreniyoruz Amerika’yı, bugüne mahsus.

Olay bu. Kime okuttu isem bu kadarcık bir Amerikan haberini, “İşte Amerika bu!” dediler, hayranlıklarını en üst düzeyde anlatmaya çalışırken takındıkları yüz ifadeleriyle.

Ben de katılıyorum onlara. Amerika dendi mi McDonald’slarında dahi haber peşinde koşan gazetecilere sahip koca bir ülke gelir aklıma zaten.

Koca bir ülke dedim ama, yine de merak ederim: Hangi eyaletinin, hangi şehrinin, hangi McDonald’s’ında olmuştur bu olay. Yani adı geçen hamburgercinin önündeki kuyruktakilerin bir kısmı tazminat almak isteyen kazazede adayları mıdır

Sana ne, demesin içinden hiç kimse. Mademki Amerika’yı bileceğiz, ki bugünkü konumuz McDonald’s’ını öğrenmek; herbir şeylerini merak etmeliyiz.

“Kadın masaya otururken kahveyi döktü, bacağı yandı. Yara oldu.”

Herhalde öylesine yazılmış olamaz bu cümle. Kahveyi almak ve otururken dökmemek üzerine de eğitildiğini insanların, vurguluyorlardır. Kadın, eğitimli kadın yani.. Ki self servis lokantalarında dağıtılan sıcak içeceklerin 88 santigrad derecesini geçemeyeceğini yasalarına, eğitim olmadan koyabilirler mi O lokanta boşuna mı istihdam ediyor içecek ısısı ayarlama mühendislerini

“Kadın şirketi mahkemeye verdi.”

Ya ne olacaktı. Gidip mübaşire mi anlatacaktı Bacağındaki 4 santigrad derecelik ısı farkından oluşan yanık yarasını da bir eczanede pansuman ettirsin, gitsin.

Başka Amerika kolay mı Amerika oldu

Memur maaşının bu ülkede 500 lira olduğu zamanlarda şehirlerin büyük caddelerine kadın bacağı resimleri sallandırıldı, yukarıdan iplerle. Gazetelerde de haberini okurduk. Filan şarkıcı 250 bin liraya sigorta ettirdi. Hem sigortanın ne işe yaradığını öğrensin millet.

Abdestli insanların o caddeleri geçmek için kullanmadıklarını, yan sokakları dolandıklarını görmüştüm. O resimlerin sahibi kadınların ise yaşlandıklarında, bize belediye baksın dediklerini duydum tv’lerde.

“McDonald’s’ın suçu kahveyi kaynara yakın ısıtmak!..”

Tek suçu bu mu

Nerde avukatlar ordusu Nerde hukuk bürosu Bacağı yanık yaralı kadın görünce mi kaçtılar

Canım sende, burada anlatılan Amerika’nın insanına verdiği değerdir, derseniz, ben yine merak ettiğim için sorarım:

O değeri hep mahkemeler dolar üstünden mi hesaplıyor Adamlar hakim değil de hesap uzmanı mı Bir bacak o kadar ise, iki bacak neye tekabül eder Neden açıklanan rakamı 3 milyon 500 bin. Söylemesi kolay olduğundan mı

Yoksa Amerika’nın bizim bölgemizde bir yılda öldürdüğü insan sayısının 3 milyon 500 bin olması ile bir alakası var mı

Hem hayran oluyoruz, hem de aklımıza bazı sorular takılıyor durumundan bir sorum daha olacak: Elektrik kesintilerinde neden mağazaları yağmalıyor Amerikalılar. Bilmiyorlar mı onlar, McDonald’s’lara gidip bacak yakmayı Her yağmalanan mağazada polis yok ama, her kahve fincanının başında polis mi var, artık

Gençliğimizi gençlerde görmek

Geçtiğimiz Pazar günü “Feriköy Konya Yurdu”nda Ömer Öztürk ağabeyle buluşmalarımızın birini daha gerçekleştirdik.

MTTB’nin efsane genel başkanını, başkan olduğu günlerde bizlere aşıladığı o heyecanla bugün dinlemenin zevkini Hüseyin Karagöz’le, Remzi Çetin’le, Yaşar Balcı’yla, Fehmi Yavuz’la, Rüştü-Vehbi Ecevit’lerle, Cemil Can’la paylaşırken, isterdim ki yeni gençlik de katılsın, “kaynak yapsın” sohbetimize. Ama orada da vardı, katıldığım gençlikli toplantılardaki ilgi duymaz haller.

Ehli sünnet imanını, itikadını anlatırken; son günlerin moda tarifini biz de yapalım burada, “Ak adam” Ömer Ağabey, Prof. İ. Arsel’in pire üzerinden Müslümanlara hakarete tevessül etmesinden, yeltenmesinden bahsedince, Remzi Çetin kardeş söze girerek Osmanlıca bilmeme ve yanlış okumadan kaynaklandığını o saygısızlığın, vurgulamaya çalıştı.

Müslümanların itikadlarına yapılan saldırılara karşı uyanık olunmasının özelikle istendiği o sohbetin hitamında bu fakir de el kaldırdı. Yeri gelmişken MTTB’de yaşadığımız günlerden gençlerimizin de haberi olsun istemiştim.

MTTB’de Çatı ve Milli Gençlik’i neşrettiğimiz günler... Cumhuriyet Gazetesi’nde bir yazı okumuştuk, İ.Arsel imzalı. Bir Ebu Suud Efendi fetvasından yola çıkmıştı. “Genç bir kadın bir pire nikahlanabilir mi ” Soru böyle bir soru idi. İhtiyar manasındaki pir’in e halini pire sanan Prof. İ. Arsel’in neler yazdığını tahmin edin artık.

Rahmetli Sedat Yenigün ağabeyle tekrar okuduk o yazıyı, sonra gülüştük, sonra da Sedat ağbi bir güzel cevap yazdı Milli Gençlik’te. Daha sonra başka yayın organlarında da yayımlandı İ. Arsel’in cehaletine karşı yazılar. En daha sonra da duyduk ki, Amerika’ya göç etmiş adı geçen kişi.

O olaydan yıllar sonra Gayrettepe’deki Nimet Abla Camii’nde vaaz eden ilahiyat profesörlerimizden (o günlerde Doçent idi) Emin Işık Hoca söz arasında isim vermeden o kişinin Amerika’da bir apartmanda yöneticilik yaptığını söylemişti. En en en sonra da o kişinin geri döndüğünü okuduk gazetelerinde; kaldığı yerden devam etmeye çalışıyordu.

Dilimizin döndüğünce anlattığımız bu anımızdan sonra, yemek ikramına kadar yeniden kucaklaşırken ve halhatır ederken benim neslimin saçlarına ak düşmüş insanları, isterdim ki gençlerden de katılanlar olsun aramıza ve bize sorular yöneltsinler, merak kelimeleriyle donatılmış... Rahmetli Sedat Yenigün’ü sorabilirlerdi mesela. Lakin onların tercihi kendi aralarındaki muhabbet idi.

Yaşar Balcı’ya yazacağım dediğimde, aman incinmesin gençlerimiz, demişti. Sanıyorum ne demek istediğimi anlatabildim.

Sürç-i lisan etmişsek affola.

Geçmiş Zaman Penceresinden

Locasına vardım; yatmış, uyumuş

İzlemeye çalıştığım bir tv kanalında (Habertürk - Tarihin Arka Odası) Murat Bardakçı sohbet arasında “Mason Localarını Atatürk kapatmıştı” cümlesini söylediğinde, benim de aklımda, kapatma hadisesiyle ilgili birkaç fıkranın yayımlanma gerekçesi oluştu. Konu aktüellik kazanmıştı zira.

19 Teşrihievvel 1935 tarihli derginin ilk sayfalarındaki birkaç cümlelik röportajı okuduğunuzda, baş masonun yüreğinde, kin ve nefret demeyeyim ama, “sevgi” karşıtı, “sevgi” muhalifi ve “sevgi”yle alâkasız birşeylerin fokurdadığını anlamak mümkün.

 

Masonluk hakkında

Mason localarının kapatılması üzerine bir muharririmizi eski maşrıkı-âzâm Bay Servet Yesari’ye gönderdik. Üstat ellerini uğuşturarak:

— Ben çoktan alâkamı kestim, evlâdım, dedi, hiç bir şeyden haberim yok!

— Nasıl olur, zatı aliniz maşrıkı-âzâm değil miydiniz

— Evet amma, eskidendi. O zaman güneş şarktan doğuyordu, şimdiki gibi garptan değil.

— Mason localarının kapatılması sizce iyi mi oldu

— Eyi oldu ya.. Hamdolsun cümlemiz masonluktan masun olduk.

— Masonlar Cümhuriyet rejimine taraftar mıdırlar

— Bilmiyorum evlâdım, benim şimdilik dört elle sarıldığım bir tek rejim var: Zayıflama rejimi!.

“Aydabir” dergisindeki Mahmut Yesari’nin “Nasıl Mason Oldum” yazı serisinin bu kapatmadan sonra espri konusu olması ise, Mahmut Yaseri’nin fikri konumundan ziyade, fiziki durumu ile ilgili olsa gerek. (Mithat Cemal Kuntay’ın Avrupa’ya gitme yasağı koyacağı insanların başında gelmesini ise Mahmut Yesari’nin, bir başka hafta yazarız. O gün o yazıyı da ilgi ile okuyacağımızdan eminiz.) 

Nasıl dağılmış

“Geçen gün idarede oturuyorduk. Mahmut Yesari koltuklarını kabarta kabarta içeri girdi. Hepimize yüksekten bir selâm verdikten sonra:

— Muzafferiyetimi tebrik etsenize! dedi.

— Hangi muzafferiyeti

Diye sorduk.

— Mason localarmı dağıttım.

— Ay sen mi dağıttın.

— Ben dağıttım ya, (Aydabir) de (Nasıl mason oldum ) diye yazdıklarımı okumadınız mı

Vâlâ Nureddin itiraz edecekti, Peyami Safa müdahale zetti:

— Evet, o dağıttı. Mason olduğunu gazetede ilân ediverince öteki masonlar:

— Ay, Mahmut Yesari de masonmuş, ne duruyoruz, diye dağılıverdiler ”

Tepkiler ne oldu, Mason locaları kapatılınca sorununuza cevap şu anekdot olsun. 

Daha evvel söylesene

“Tanınmış masonlardan Bay doktor E... masonlar hakkında gazetecilere bir diyevde bulunuyordu. Masonluğun lüzumsuzluğundan, zararlarından, dağılmasının faydalarından bahsediyordu. Gazeteci o sırada doktora (Cumhuriyet) i uzattı:

— Bay doktor, Cumhuriyet gazetesi, mason localarının kapatılması hakkında hükümetin emri yok, diyor, buna ne buyurulur

Dedi, doktor atıldı:

— Aman, birader dedi, bunu daha evvel haber versene, ona göre söz söyliyeyim!”

Cumhuriyet gazetesinin o doktor’u sevindiren o haberi aynen şöyle: “Yüksek makam” tanımına dikkat.

“İçişleri Bakanlığı’ndan verilen bir emir üzerine Türkiye Mason localarının faaliyetlerine nihayet verilmiştir. Yüksek makamın emri ile...”

Bedel

İskoçlar ayrılığa “Hayır” demenin ödülünü, yep yeni hak ve özgürlüklerle alacakmış.

Bu ülkede yayımlanan gazeteler böyle yazıyorlar.

Allah, Allah diyeceği geliyor insanın.

İngilizler yepyeni hak ve özgürlükler icadı işine mi giriyorlar Yoksa, geçmiş zaman İskoçları öylesine mi yaşayıp, gitmişler.

Sinemacı

Terör , kan, gözyaşı, tecavüz, şiddet dolu,

Gençliğin beynine musallat sinemacı;

Yok mudur barışı anlatmanın bir yolu

Dilim kurur, lügat yetersiz, sinem acı!

Bize geri verin çalınan genç insanı;

Alalım elinden öldürücü silahı...

Rabb’ım, yeni baştan düzenle şu lisanı;

Lügatımızdan ve sinemizden sil ahı!..

Ekrem Şama

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?