Reklamı Kapat

Gelinen yer: Eşkenarlık

Gördüğümde şaşırmadım dersem yalan olur. Kartelin devşirmesine röportaj veren eski ünlü Gülenci’den sonra sıra onun içerde kalan muadiline gelmiş.

İnsan bu kadar mı kendini inkar eder Güçsüzlüğünü bu basitlikte mi tescil ettirir aleme Demek ki bunlar kendilerine hiç inanmamışlar, emeklerinin bir değeri, bir karşılığı olduğuna da...

E. Dumanlı’nın yarı resmi kartel gazetesindeki savunma röportajından bahsediyorum.

Ellerinin altında ve kullanım alanı adlarına tescilli onca gazete, dergi, tv kanalı gibi yayın organları varken; bir cemaatin, bir özel yapının önde geleni, sözcüsü neden başka oluşumların kapısını aşındırır, bir eli çenesinde pozlar vermek için

Giden muadiline/eşdeğerine bir karşılık ödenerek oralarda konuşturulmuşsa, senin cevabının kendi sahanda olması gerekmez mi

Kartelcilerin devşirmesi meraklıysa, alıntı nasıl yapılır bilir yahut öğrenir.

Menfaatler çakışınca bu işler böyle olur, denmesin. Bu savunma kabul edilir değil.

Madem ki bugün bu noktada, AD karteline, kendilerini anlatmak için bize muhtaçlar kozunu, ispatını verecektiniz, neden bunca yıl, kartelin gazetelerinden fazla satmak aşkına parasını aldınız bizim insanımızın

Fazla satan gazetelerinizde boy göstermeniz, sizi şimdi mi tatmin etmez oldu, yoksa oradaki müdafaalarınızın etkisizliği mi itti, kartel kapılarına

Halbuki gazetenizin manşetleriyle, haberleriyle “Gitsinler, gitsinler” demiştiniz Refahyol Hükümetine. Ne çabuk unuttunuz

“Ta başından beri Milli Görüş’e karşı olan”ların esas oğlanı neler demiş, hangi cevabı ilginç bulunmuş kartel devşirmesince, merakıyla ben de okudum o röportajı; üzüntülerimin bana kalacağını bile bile...

Aralık ayının bazı günleri hatırlatıldığında, “Bunu diyenler darbenin ne olduğunu bilmiyorlar. Darbe tankla olur, silahla olur. Gırtlağına silahı dayadı mı kıpırdayamazsın” demiş içeride kalan başı Dumanlı muadil.

Neden böyle bir cevap İki sebebi olmalı. Birincisi, maziyi de temizleyelim düşüncesinin ürünü: Gitsinler, gitsinler diye sızlanırken, caddelerde yürütülen tanklardan hiç haberimiz yoktu.

İkincisi, röportajcı devşirmenin şöyle bir karşı soru sormayacağını bilmektendir: Madem ki darbe niyetinizde yoktu, Aralık ayında yeni bir gitsinler, gitsinler demeyi neden tercih etmediniz de...

Cemaatteki trafik sorununu da sormuşlar Dumanlı bey’e. Cevabı pek sofice: Cemaat işi gönül işidir. Dilekçeyle girilmez, dilekçeyle çıkılmaz.

Ya gitsinler, gitsinler diyerek kovalamaya çalışmanız ne oluyor, neresindedir bu işin Sorusu elbette sorulamazdı, antlaşmaya aykırılığından...

Daha çok şirket içi sorunların ve kişilerin tartışıldığı, çay bardaklı pozların verildiği o röportajda, –ki eskiden bakalit telefon ahizelerine konuşulur gibi yapılarak verildi o pozlar– Adana köylüsü birinin de adı geçince bir soruda, kalan yiğit Dumanlı ısrarla diyor ki: Bu adam bir kere geldi.

Ne kadar acı... Böyle savunma rollerine soyunmak. O Adana köylüsünün her gün gelmesine yasak mı vardı Özellikle engellenmiş sanki, bir kereden fazla gelmesi... Ola ki bir gün sorarlarsa endişesinden...  Bu savunmanın altında da sorunun içinde geçen” polisteki yapılanma sorumlusu” suçlamasını kabul etmek var.

Şunu deseydi yahut diyebilseydi, neyin karşılığında olduğunu şimdilik bilmediğimiz özel röportajın pozcu Dumanlı’sı: Biz sizin gazetenize gidip gelenlerle ilgileniyor muyuz Sorduğunuz şahısla giderilecek bir merakınız varsa, bunu ona sorun.

Böyle sorular yayına müsait değil, ancak şöyle cevaplar verirsen, bitiş cümlesi olarak koyabiliriz, demesi devşirme röportajcının (bizim düşündüğümüz ihtimaldir bu.) derenin kuşuna atılan son dere taşıdır.

“Bana dönemin başbakanı Erdoğan bu konuyu sormuştu, ben de sizdeki zayiat bizden çoktur demiştim. Bu işler böyledir.”

Dönemin başbakanı deyimi, alıştığımız, sık kullandığımız bir deyimdir itirafı ve “zayiat”ın sizde ve bizde kısımlarının hesabına takılınıp kalınması, ülke boyutuna geçilmemiş olması, ben biliyorum ki bu gazetenin ve özellikle bu sayfa okuyucularının dikkatinden kaçmıyordur. (İzmir’n Özüdoğru’larına selam olsun. N.T)

SPOR OLSUN

Brezilya, havamızı aldın ya... 

Cem Yılmaz’ın gösterime giren “Pek Yakında” filminin, kendi çektiği “Son” filminden alıntı olduğunu basına duyurmakla kalmamış Levent Kırca, mahkemeye de başvurmuş tazminat almak için...

İddia doğru ise, neden fark etmedi insanlar anlatılan bu durumu

Seyredenlerin hepsi seyir olsun, hasılat torbası dolsun hesabında olamayacaklarına göre, şikayetçinin kurduğu bağın olabileceğini kimse aklına getirmemiş.

Levent Kırca’nın iddiasının, şikayetinin duyanlar arasında taraftar bulmamasının bir tek izahı vardır. Yalanlarla doyurulanların, garnütür olaylarda gerçeği araması, gerçekten yana olması...

Konumuz, ne Cem Yılmaz taraftarı medyacıların seslendirdiği, çaptan düşmüş adamın şöhret araması suçlamasıdır, ne de filmleri gösterime yeni giren sinemacıların yaymaya çalıştıkları, bizim konuşulmamızı engellemek için Cem Yılmaz Kırca üstünden gündem yapıyor iddiasıdır.

Değilse, nedir

İnsanımızın “farketme” kaabiliyetine ne oldu da yaşadık, yaşıyoruz onca yanlışlığı sorusuna dikkat çekmektir.

Konumuz futbol olduğu için koyduk köşemize “spor olsun” adını. Sinema sektöründen bir örnekle başlamamız ise yazımıza, aktüelliğinin ötesinde futbol tarihimizdeki “şike” iddialarına paralel benzerliktendir. Ama maalesef sayın Kırca taraftar bulamadı.

*

“Burası dağ başı değil, kimse hakem odası basamaz!”

TFF Başkanı Demirören’in aynen söylediği bu cümleyi manşet yapmıştı çoğu gazete.

Burası dağ başı değil derken, yüksek yüksek tepelere yapılmamış olsalar dahi, anlatılmak istenen yerlerin stadyumlar olduğu aşikar. Yani oralar basılamaz. Güvenlik teşkilatı var, kameralar var, bunu anlamak mümkün.

Fakat anlaşılmayan bir durum da var sayın TFF Başkanının beyanatında. İzaha muhtaçtır diye düşünüyoruz.

Dağ başındaki yerleri, gerçi hakem odaları yok orada ama, basmak mümkün mü, izni var mı, müsaadesi alınmış mı

Ülkemizin toprağını, basılabilinmesinde mahzur bulunmayan dağ başı yerler ve kimsenin hakem odası basamayacağı dağ başı olmayan yerler diye yine ikili br tanıma mı sokacağız

Dahası, hakem odası basmak deyimi veya eylemi neden tek şekilde anlaşılıyor bu ülkede

“Baskın, basanındır” ve “Bize Çakıcı derler, basarız konakları” kültüründen geldiğimizden mi hep beraber böyle düşünürüz Hepimiz kabzımal meslekli otoritenin saf dinleyicileri sayılmıyorsak eğer... (TRT’nin ödediği paralar, biz ona böyle inanırsak mı helal olacak )

İşin doğru tarafına yaklaşalım.

Hakem odası basılarak, hakemlerin de kurtarılabilineceğini düşünmemizi kim yasakladı Bu ülkede hakemlerin de kurtarılmak hakları vardır.

*

Biz emekleme yaşımızdayken, sert geçen bir İstanbul kışında, Puşkaş’lı Macaristan milli takımını bir özel maçta 3-1 yenmiş olmamızın destanını okutarak, anlatarak büyüttüler bizi.

Misafir takımı İzmir ve Ankara’da karma takımlar karşısında yorduğumuzu gözardı ederek abarttılar galibiyetimizi.

“Netice kendileri açısından iyi ama, Türkler daha çok çalışmalı” diyen rakip takım hocasını ise ne duydular, ne duyurdular. Neymar’lı Brezilya işte o efsaneye son verdi ve F. Terim’in, o efsaneyi ancak ben yenilerim balonunu da patlatıverdi.

Brezilya’yı niçin çağırdık, sorusuna cevap arayanlara duyurulur.

*

Brezilya: 4 Türkiye : 0

Brezilya neden 4 Maçı gazetelerinde özetleyen futbol katiplerinin hemen hepsi diyor ki: İsteselerdi daha fazla olurdu!

Brezilya neden 4

Türkiye futbol medyasının son bir ayını iyi okuyarak gelmişlerdir. Hakkımızdaki kanaatleri de şöyle olmuştur: Onlarda bir 4-0 geleneği varmış. Biz misafiriz, yanlış yapmayalım.

İnceliğe bakar mısınız Dünyanın Brezilya’sı olmak demek ki boşuna değil.

*

Madem ki netice 4-0. Biz de oradan yürüyelim ve diyelim ki: Türkiye GS’laşıyor!

F. Terim ne yaptı hesabını soranlar, onun bu başarısını görmezden gelmemeliler.

*

F. Terim kendi mi oynasaydı, demiş sayın Cumhurbaşkanımız.

Halbuki bilir, –çünkü o da top oynuyordu– F. Terim’in oynadığı yıllarda, takımının şampiyonluğa hasret kaldığını.

BARi ÇUVALANIZ YERLi OLSAYDI 

Amerikalı askerlerin başına çuval geçirmişler.

Kim

Üredikleri derneğin reklamını yapmak isteyen birkaç büyük çocuk.

Nerde yapmışlar

Eminönü’nde... Şehir gezisine çıkmış üç asker bulmuşlar.

Onları oraya yönlendirenler var. Ellerine çuvalları verenler var. Haydi, kahraman olun diyenler var. Daha üzücü olanı ise şudur: Bu işlere müsait olan çocukları aradılar ve buldular mı, yoksa özel mi yetiştirdiler, sorularının akıllara gelmemesidir.

Dolmabahçe’de Amerikalıları denize döken kahraman gençlik günlerine özendirilen bu çocuklar, önce o olaylara kimlerin gaz verdiğini, ne kazandıklarını ve kimin hangi bedeli ödediğinin muhasebesini yapmalıydılar. Sonra ise Milli Şef yıllarında yaşatılan ve her hatırlandığında, bu ülkenin çocuklarının yüzlerini kızartan “Missouri Zırhlısı” karşılamasını araştırmalıydılar, okumalıydılar.

Kars’ı ve Ardahan’ı isteyen Rusya’ya karşı Missouri ağırlamasından başka birşey gelmedi elimizden, diyen CHP zihniyeti bugün, o çuvallamasını mı unutturmak istiyor

DERSİMİZ TABİAT BİLGİSİ 

Etler kaçak

Miktarı bin tonlarla ifade edilen kaçak et haberleri çokça yazılmasına rağmen, neden insanımızın gündeminde yok

Yiyeceği etin helal kesim olması hususunda en titiz ve sorgulayanlar olmamız gerekirken, tepkisizliğimizi nasıl izah edeceğiz

İhtilal günlerinde gösterimini yasakladığımız ve fakat sonraları bizi böyle anlatmışlardı diyerek göstermek zorunda kaldığımız “Gece Yarısı Ekspresi” filminde unutulmayacak bir sahne vardı: İstanbul’a gidecek biri, ki filmin kahramanıydı, şöyle öğütleniyordu: Lokantalarında yemek yeme!

Zorumuza giden bu aşağılamayı, sonraki yıllarda ANAP adlı partiden belediye başkanı seçilen biri, (A.T.Ö) arkasına kartel medyasının kamera ve program desteğini de alarak ve basmadık lokanta, fırın bırakmayarak belgesellendirmişti.

Karaköy’den Tünel’e çıkan yokuş caddelerden birinin üzerindeydi. Yüksek Kaldırım’da olabilir mi, bilmem. Bir canlı tavuk dükkanı vardı. İçeride, dükkancıdan başka uzun libaslı, başı kipalı ve elindeki küçük boyutlu kitabını okuyup duran bir haham vardı. Tavuk almaya gelen olduğunda, dükkancının uzattığı tavuğa birşeyler okuyor, üflüyor ve kesmesi için geri veriyordu. Rahmetli Necip Fazıl’dan da İstanbul kesimhanelerinde görevli hahamlar olduğunu dinlemiştim.

Bunları hatırladım o kaçak et haberlerini okurken. Bir de geçtiğimiz Ramazan’da Gürpınar’da lüks bir lokantada yaşadıklarımı. Ama ancak, otellere ve lokantalara satılıyordu bu kaçak etler, bilgisinden sonra.

Bir hakim arkadaşın davetlisiydik. İftarın baş yemeği, lüks lokantanın özellikle öğündüğü güveç tencereleriydi. Masadaki herkes ilk lokmalarını çiğneme ve yutma zorluğu çektiğinden peçetelere sararak bırakmıştı. Yan masalarda da aynı iştahsızlık.

Garsona seslendim, bana sorma, dedi. Yetkili çağırdık, inkar etti. Kızılcahamam’dan çiftlikten gelen dana eti, dedi. Hesabı ödedik, çıktık.

Şimdi biz bunları niye yazdık

Süslü isimli Gıda, Tarım, Hayvancılık Bakanlığı’nın dikkatini çekmek için mi Hayır! Onların bu ülkenin böyle konularıyla ilgileri olamaz; arada bir bin tonlu kaçak etler yakalasalar da... Bizimki özel merak: Acaba yakalanmayan pardon yakalanamayan kaç bin tonu biz yedik, Kızılcahamam çiftliklerinin danası sanarak...

Not: Cumhuriyet Gazetesinde yıllarca, domuz eti yemeliyiz yazıları yazan M.E. bugünleri görseydi, dediğime doğru geliyorlar diye sevinmez mi idi

Zeytinlikler harap

 

Yırca’daki zeytin ağaçları katliamı haber olduğu şekliyle, köşe yazarlarının fıkralarına girdi.

Olayın gerçeği yazılsa, yeterince muhalefet oluşmayacağını sanmaktan mı kaynaklanıyor bu abartıcılık, yoksa ülkemizi tanıtma fedakarlığımızdan mı

6000 zeytin ağacı deniyor. Ne kadar yer tutar Bir köyün topraklarında kaç tane zeytin ağacı var Üstelik o zeytin ağaçları çok yıllık.

Elbette canlıyım ve bu ülkeyi seviyorum diyen herkesi çok ürpertir, kesilmiş 6000 zeytin ağacını tane olarak ve hacim olarak hayal etmeye çalışmak...

Ecevit’li CHP’nin iktidar günlerinde bir litre zeytinyağını çok aradığımızı unutmamış ve Altınoluk SSK kampının arkasındaki zeytin bahçelerinin yazlık uğruna talan edildiğini görünce tatilini bırakmış biri olarak diyorum ki; zararımızı neden telafi edilemez boyutlara taşıyorsunuz

“Hâlâ 6 bin ağacı bir gecede kesmekten kaçınmıyor.” (Sabah Gazetesi - Hasan Bülent Kahraman - Ölmez Ağaç Ölmesin - 14 Kasım 2014)

O topraklara o zeytin ağaçlarını geri vermek hepimizin borcu olsun. Lakin zeytin ağaçlarının, onbeş tanesinin bir dakikada kendilerini insanoğluna veya teknolojisine teslim ettiğine zeytin bahçelerinin çocuğu olmadığımdan mı, inanamak istemiyorum..

 

CESARET

Sabah uyanınca, olurmuş pişman,

Akşam cesareti, alkolden alan;

Sabah uyanınca, olurmuş düşman,

Akşam cesareti, el-kol dan alan...

ZORBA

Tecavüz, katliam, vurgun, isyan, soygun; 

O günkü Celali zorbasının zulmü...

Tecavüz, iftira, yalan, darbe, vurgun;

Bugün “Celali”den zor, basının zulmü...

MUZ CUMHURİYETİ

Hak, hukuk, demokrasi ile donatmıştık,

Tahtına oturttuğumuz Cumhuriyet’i;

Parası, silahı, gücü olan hep haklı,

Bunların oturttuğu, “Muz cumhuriyeti...”

Ekrem Şama

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?