Reklamı Kapat

Erdoğan-Putin Zirvesi: Atlantik-Avrasya Mücadelesinde Yeni Bir Dönem!

Yarın, St. Petersburg’da gerçekleşecek olan “Erdoğan-Putin Zirvesi”, sadece Türk-Rus ilişkilerinin geleceği açısından değil, Ortadoğu-Kuzey Afrika ve Avrasya merkezli yeni dünyanın şekillenmesi ve uluslararası sistemin inşası açısından da oldukça önemli. Nitekim, bu öneminden dolayı Türkiye bir “15 Temmuz Vakası” ile karşı karşıya kaldı ve her an olası bir müdahaleye karşı da teyakkuz halinde.

Bu husus, yani 15 Temmuz’un devamının geleceği, hiç kuşkusuz “yersiz endişeler” kaynaklı değil. Travmatik boyutta çok boyutlu sonuçlara yol açan ve ülkeyi en az bir 25 yıl geriye iten tarihsel tecrübelere, referanslara dayalı.

Türk-Rus ilişkilerinde Atlantik ya da Anglo-Sakson dünyanın aleyhine bir seyrin söz konusu olduğu her dönemde Türkiye-Türk siyasal hayatı doğrudan ya da dolaylı bir takım müdahalelere maruz kalmıştır. Bu müdahale, ya bir mektupla ya da yürütülen tanklar, idam edilen siyasiler ve faili meçhuller şeklinde olmuştur.

1833 Hünkar İskelesi Antlaşması’ndan bu yana genelde böyle bir seyir söz konusudur. Bu bağlamda Osmanlı’yı dünün ABD’si olan İngiltere’ye iten ve 1838 Balta Limanı Antlaşması ile yarı bağımlı hale getiren de Osmanlı-Çarlık Rusyası arasındaki bu antlaşmadır. Batı bununla da yetinmemiştir. 1854-1856 Kırım Savaşı ile Osmanlı’yı çok büyük ölçüde kendine bağlamış ve 1856 Paris Antlaşması ile kendi kulübünün bir parçası yapmıştır.

Batı, 1856’dan bu yana kendi kulübünün bir üyesi olan Türkiye’nin herhangi bir başka kulübe göz kırpmasına bile tahammül edememektedir. Kendi ideolojisini, öğretilerini, kavramlarını birer “vazgeçilmez” olarak kabul ettirmekte ve bunun dışına çıkılmasına da müsaade etmemektedir.

O yüzden kavganın temelinde jeopolitik-stratejik anlamda Ormanlı/Türkiye Cumhuriyeti üzerinde yürütülen bir güç-çıkar çatışması ve paylaşılamayan topraklar mevzuu yatmaktadır. Ülkemiz bu çatışmanın bir alanı haline dönüştürülmek istenilmektedir.

Batı’nın, özellikle de ABD’nin en büyük korkusu, Türkiye’nin bir gün ABD’ye, AB’ye ve NATO’ya canın cehenneme deyip, aradaki tüm köprüleri yıkarak başka bir bloğa yönelme, onun bir parçası olması korkusudur.

Bu adresin adı bellidir: Avrasya Bloğu. Bu noktada, “Türk-Rus İşbirliği/Ortaklığı” ve bu bağlamda son dönemde bunun ideolojik zemini ya da ilişkilerin çatısı olarak da değerlendirilebilecek olan “Avrasyacılık” kelimesinin özellikle asker ve siyasi kesimler tarafından zikredilmesi bile büyük rahatsızlıklara ve akabinde derin operasyonlara yol açmaktadır.

Milli Güvenlik Kurulu (MGK) Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç Paşa’nın 7 Mart 2002’de “Türkiye-Rusya-İran” üçlüsü bağlamında zikrettiği ifade sonrası nelerin yaşandığı ortadadır. (Meseleyi bilmeyenler açısından yazmak gerekirse, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nden en ufak bir yardım görmediğini belirten Kılınç Paşa aynen şu ifadeyi kullanmıştı: Türkiye’nin, Rusya Federasyonu ve İran`ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum.)

Harp Akademileri Komutanlığı’nca düzenlenen “Türkiye’nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur?” konulu sempozyumda MGK Genel Sekreteri’nin burada çizdiği çerçeve elbette bu üç ülke ile sınırlı değildi. Buna Çin ve Suriye de ilave edilmekteydi.

Sonrasında nelerin yaşandığını hepimiz biliyoruz... Bu süreçte, her şeye rağmen Türk-Rus ilişkilerinde Kasım 2001 tarihli Avrasya’da İşbirliği Eylem Planı’nın büyük bir titizlik ve kararlılıkla devam ettirildiğine hep birlikte şahit olduk. Fakat 15 yıl sonra yine bir kasım ayında bu işbirliği havada darbe aldı. Düşürülen Rus uçağı ile birlikte, Türk-Rus ilişkileri işbirliğinden neredeyse bir savaşa doğru sürüklenme eğilimi gösterdi. Amiyane tabirle Türkiye’deki Avrasyacı eğilim, Atlantik duvarına adeta çarptırıldı.

İstenilen şey, Türk dış politikasında “Rusya Dengesi” yerine ebedi bir Rusya düşmanlığı idi. İki ülke arasında karşılıklı çıkarlara dayalı işbirliği-denge arayışlarının yerini ezeli ve ebedi bir rekabete, düşmanlığa bırakması arzu ediliyordu. Fakat bu da uzun sürmedi...

24 Kasım’da istedikleri hedefe büyük ölçüde ulaşan Atlantikçi kesim, 27 Haziran’da gönderilen mektup ve akabinde 29 Haziran’da iki devlet başkanı arasında gerçekleştirilen ve 9 Ağustos’a işaret eden telefon görüşmesi sonrası oyunlarının büyük ölçüde bozulduğunu 8-9 Temmuz tarihli NATO’nun Varşova zirvesinde somut olarak gördüler.

Rusya’yı çevreleme politikasına ve Karadeniz’in bir “NATO Gölü” olmasına soğuk bakan Türkiye’ye 15 Temmuz’da doğrudan saldırıyı başlatmalarının altında da bu jeopolitik-stratejik endişeler yatıyor.

Dolayısıyla, 9 Ağustos’taki Erdoğan-Putin Zirvesi onlar açısından da hayati bir öneme sahip. Özellikle de, Dugin’in Türkiye’ye yönelik “ABD/NATO’yu bırak, Avrasya Birliği’ne, Şanghay İşbirliği Örgütü’ne, BRICS’e” gelin çağrısı sonrası. Ve burada da Suriye kilit role sahip. Tarafların Suriye noktasında varacakları mutabakat, büyük ölçüde BOP’u da derinden etkileyecek gibi.

Bakalım ABD yeni müttefiki PYD ile bundan sonra ne yapacak? Fakat şunu peşinen söyleyelim, eğer bunun adı bir “iç savaş” olur ise, o zaman Türkiye ve dünya farklı bir sabaha uyanır. Bu kadar net!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Prof. Dr. M. Seyfettin Erol - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Covid-19 aşısı bulunursa yaptırır mısınız?