Teslim ol!

Rutinleşmiş bir ibadet olarak yeni bir kurban bayramını daha idrak ettik. Elbette her bayramın, yoğunlaşan dünya koşturmacasının içinde ihmal edilen akrabalık bağlarını güçlendirme, yardıma muhtaçları her zamankinden daha fazla gözetme, çocukların bayramlara yakışan tebessümlerini görebilme gibi pek çok güzel tarafları var. Fakat maalesef kurbanların artık ibadet boyutundan çıkıp gelenek görenek halini almaya başlaması da hepimizce aşikârdır.

Oysa diğer günlerde olamasa bile bu dört gün zikrimizde, fikrimizde, kalbimizde olması gereken bir kelime vardı; teslimiyet.

Bu bayram, konuşacağımız asıl konu keseceğimiz şeyin büyüklüğünden, etin lezzetinden, kasabın elinin çabukluğundan ziyade, bize kurban kesmeyi bir bayram olarak kazandıran o hikâyesini bildiğimiz güne gitmek ve İbrahim Aleyhisselamın teslimiyetini, İsmail Aleyhisselamın ve Hacer validemizin teslimiyetini kendi küçücük hayatlarımıza sığdırmanın yollarını aramak olmalıydı.

Teslimiyet... Bayram günlerinin edebi mesajlarında yerini alan ve herkesin bir diğerine tavsiye ettiği afilli bir kelime...

Teslimiyet... Tüm peygamberlerin hayatında sıkça duyabileceğimiz hatta uygulamasını görebileceğimiz bir hakikat...

Teslimiyet... Atamız İbrahim Aleyhisselamın hayatındaki üç önemli dönüm noktasında da meleklerin tüm arza altın yaldızlarla vurduğu bir damga...

Teslimiyet... Söylesek de öze indiremediğimiz, dille tekrarlayıp kalbe uygulatamadığımız en büyük kaybediş noktamız...

Teslimiyet... Ümmet olarak yaramız!

Oysa bu günlerde en fazla bu konuyu düşünmeliydik. İbrahim Peygamberin Nemrut’un devasa ateşine atılmazdan evvel “Benden bir isteğin var mı” diyen Cebrail’i geri çevirişini ve kendisini yalnızca ateşe yanma gücünü verenin koruyabileceğini söyleyerek “Hasbünallah, Allah ne güzel vekildir” teslimiyetini hepimizin yüreklerine nakşedişini içimizde hissetmeliydik.

Sonra demeliydik “Vekili Rabbi olana ateş gül bahçesi olur” diye...

Karısını ve yıllar sonra kavuştuğu göz aydınlığı yavrusunu çölün ortasına bırakması istendiğinde takındığı tavrı daha iyi anlamaya çalışmalıydık. Emri işitir işitmez yola düşüşünü, kızgın çöllerin sıcağını, yüreğindeki sızıyı, cefakâr eşinin korku dolu bakışlarını ve İsmail’inin ağlamaklığını duymayıp “O istemişse bahane yoktur” inancıyla yalnızca Rabbinin emrine kilitlenişini biz de iliklerimize kadar yaşamalıydık. Sonra demeliydik “Ateş kendisine gül olan daha çetin imtihanlardan geçermiş” diye...

Ateşten kurtulup oğlu ve karısı Allah’ın emriyle selamete erince çok daha büyük bir imtihana tabi tutuluşunu hatırlamalıydık. Can yongası, biricik oğlu, canından bile kıymetlisini kurban etmesi istendiği zaman kalbine gelip giden sayısız şeytanlar olduğu halde “Rabbimin emridir” diyerek her şeytanı savuruşunu ve yine Vekil Olana kendini teslim edişini idrak etmeliydik. Sonra demeliydik “Kendi kuzusunu kurban edene Allah gökten koç indirir” diye...

Peki ya biz? Ne gördük ki küçücük, kendi halimize hayatlarımızda? Kaç Nemrut’un ateşine atıldık, kaç kez nefsimize hoş gelenleri kurban ettik, kaç kez Rabbimiz için ailemizden, evladımızdan, eşimizden vaz geçtik? Ellerimizde akıllı telefonlar, önlerimizde bilgisayarlarımızda bayram tebrikleri yazmayı marifet bildik.

“Dünyayı ben mi kurtaracağım” diyerek ve bir takım dünyalıkları kaybedebileceğimizi düşünerek hiçbir putunu kırmaya yeltenmedik dünyanın. Ateşlere atılmamak için Nemrutlara boyun eğdik. Birkaç imtihan üst üste gelse yüzümüzü ekşittik hemen ve “Hep beni mi bulur” isyanına kalkıştık.

Elimizde olana değil, olmayana imrendik. Çizilen bir kader vardı bizim için, beğenmedik. Teslim olmamız istendikçe direndik, kendimizi her şeyin tek sahibine bırakmamız ve O’na güvenip dayanmamız beklendikçe, küçücük ellerimizle kaderimizi değiştirmeye çalıştık.

Verilene razı olmadık. Evimizi, eşyamızı, statümüzü, eşimizi bile beğenmedik. Gözümüz başkalarının sahip olduklarında takılı kaldı hep.

Kısa boyumuzu uzatmaya, kalın kaşımızı inceltmeye, çocuklarımızı ellerimizle şekillendirmeye çalıştık. “Hasbünallah” serinliğini yüreklerimize taşıyamadık!

“Teslimiyet” dedik bir başkası imtihan olurken ama aynı şey başımıza geldiğinde unuttuk teslim olmayı. Unuttuk kendimizi Güvenli Limana bırakmayı!

Evet, belki bayram geçti gitti fakat tefekkür için hiç bir zaman geç değildir. Canımız bedenimizde durduğu müddetçe hep bir şansımız var demektir. Unutmamalıyız ki Rabbimiz, söylediğimiz şeyleri üzerimizde görmek ister. Edebiyatını yaptıklarımızı hayatımıza yansıtmamızı bekler. “Ne verdinse kabulümdür ey Rabbim” teslimiyetini hissetmek ister. O’nun bizim için seçtiklerine kayıtsız şartsız razı olmamızı ister. Ateşlerde yanmadan, evlad-ı iyâlden ayrılmadan, kurbanlıklarımızı seçmeden kendisi için nefsi yere sermemizi ister.

O halde nefislerimizi biraz daha yoklamalı ve içimizdeki isyan ateşini teslimiyet serinliğiyle durdurmalıyız. Rabbe gönülden teslim olmalı, vermediklerinin telaşına düşmemeliyiz. İbrahim Peygamberle, İsmail Peygamber ve Hacer annemizle aynı cennette buluşmak için…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?