Reklamı Kapat

Şehid, şehadeti arzulayandır

Yine bir Şubat ayı geldi. “Şehitler ayı” olarak bildiğimiz bu ayda şehadete kavuşmuş nice dava erlerini andığımız, mücadelelerini bir kez daha dikkatle incelediğimiz, isimleri verilerek yapılan programlara katıldığımız, coşku ile işlenen sinevizyonları takip ettiğimiz, şehadetin önemine binaen yapılan konuşmaları hassasiyetle dinlediğimiz bir ay...

Bu ayda Rabbine kavuşan şehitlerle birlikte diğer öncüleri de dillendirdiğimiz, dinledikçe coştuğumuz, andıklarımızla birlikte haşr olma isteğimizin yüreklerimizi kapladığı, Hasan el Benna ile, Malcolm X ile, Seyyid Kutup ile yolumuza ışık tutma derdine düştüğümüz, Ahmed Yasin’in Filistin’i kucaklayan sevdasına hayran olduğumuz, Necmettin Erbakan’ın dünyayı şahit tuttuğu davasına imrendiğimiz, Aliya İzzetbegoviç’in Bosna’yı sığdırdığı yüreğini okuduğumuz, Şeyh Şamil ile Çeçen dağlarında cihada çıkmışçasına lezzet aldığımız, Adnan Demirtürk gibi güllere sevdalandığımız bir duygu...

Her katıldığımız programdan sonra içimizde hem coşku hem de garip bir hüzün oluşan, onların durmak bilmez koşturmaları ile kendi alelade hayatlarımızı kıyasladığımız, aynı cennette buluşabilmeyi ümit ettiğimiz ama bir yandan da bunu kendimize yakıştıramadığımız bir durum...

Yine bir Şubat ayı geldi. Hayatımız boyunca çeşitli vesilelerle, Rahmani hatırlatmalarla sık sık karşımıza çıkan ama en çok bu ayda yüreğimizde coşan bir özlemdir şehadet, değil mi?

En çok bu ayda özleriz onlar gibi, yaşarken de ölürken de koşmayı. Ve en çok bu ayda anlarız neden onların ölmeyip diri kaldığını! Çünkü Rabbimiz “Allah yolunda öldürülenlere “ölüler” demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ancak siz bunu bilemezsiniz.” (Bakara Suresi: 154) diyerek kendi yolunda şehadeti bulanların isimlerinin hep diri kalacağını taahhüt etmiştir. Bunun bir tecellisi değil midir bunca anışlar, anlatışlar? Bunun bir göstergesi değil midir çocuklarımıza “Belki onlara benzer” diyerek isimlerini koyuşlar?...

Onların hayatlarını izledikçe, böylesi vesilelerle defalarca kez kulaklarımızın işittiği, kalplerimizin hissettiği bir ayeti kerimenin kelimeleri yeniden tüm sıcaklığıyla doldurur benliğimizi. Kendilerine verilecek sonsuz cennet karşılığında, müminlerden canlarının ve mallarının satın alınışının ilahi anlaşmasını anlatır Tevbe Suresi 111. ayeti bize. Böylesi bir karşılıklı alışverişten sonra Rabbimiz “Artık onlar Allah yolunda savaşırlar, ölürler, öldürürler” diyerek anlaşmanın şartlarının yerine getirilmesini beklediğini bildirir…

Evet, yine şehitler ayındayız. Onları anmak elbette çok güzeldir, elbette isimlerini yaşatmak adına, davalarını nesillerden nesillere aktarmak uğruna hep konuşmalıyız onları. Elbette daha çok dinlemeye ve dinledikçe de daha çok anlamaya çalışmalıyız. Ama her şeyden öte, artık sadece dinlemeyi bırakıp onların ölümsüz sevdalarına masal muamelesi yapmaktan vazgeçip, her dinleyişimizde derin bir “ah” demekten ve içimizde oluşan tatlı yangınlardan sıyrılıp onlar gibi olabilmek, onlar gibi davamızı yüklenebilmek, onlar gibi gecemizi, gündüzümüzü Hak yolunda feda edip canımızı ve malımızı O’nun için kullanabilmek üzere hayatlarından dersler çıkarmaya çalışmalıyız. “Vay canına yav, nasıl imanlı insanlarmış” diye iç geçirmenin ötesinde, hayatlarına böylesine yön veren imanlarının ağırlığını, bizler de kendi hayatlarımıza tatbik etmek için çabalamalıyız.

Şu çok önemli soruyu, bugünlerde daha fazla ve cevabını bulmaya niyet almış bir şekilde sormalıyız kendimize; ayeti kerimede bildirilen ilahi anlaşma, sadece ashab-ı kiram ile veya yakın çağımızda şehid edilen bazı önderler ile mi yapılmıştır? Rabbimiz sadece onlardan mı kendi dini için canını ve malını istemiştir? Ve sonsuz cenneti, belli başlı o bazı bildiğimiz, dinlediğimiz hatta hikâyelerini ezberlediğimiz isimlere mi vaat etmiştir?

Ya da şöyle soralım, böylesi bir karşılıklı taahhüde muhatap olabilmek için illaki silahlı mücadeleye girişmek ve bu şekilde şehid olmak mı gereklidir? Cihad, kimi yerlerde cephede nöbet tutarak, kimi yerlerde silahlı mücadeleye girerek, kimi yerlerde ise nöbetini de silahını da manevi olarak yapabildiği bir Rabbe adanış şekli değil midir?

Sebep Allah, amaç O’nun dini yeryüzüne hâkim kılmak olduktan sonra, kiminin silahı kalemi, kiminin nöbeti katıldığı toplantıları, kiminin muharebesi sohbet grupları değil midir aslında? Ve her mücahid ve mücahidenin vuruştuğu düşmanı bu sistemin ve bu sisteme esir olmuşların ta kendisi değil midir?...

Öyleyse şehadeti kendi hayatlarımızdan bunca uzak görüşümüz nedendir?

“Şehitlik kim, ben kim” diyerek kendi nasibimizi kendi dilimizle kapatmamız nedendir?

Velev ki attığımız adımlar küçük olsun, Allah yolunda çabalamıyor muyuz? O’na kendimizi ve sahip olduğumuz şeyleri adamıyor muyuz? O halde bir gün şehitliğin bize de ulaşması Rabbimize zor değildir. Kim bilir belki de bu satırları okuyanlarımızdan nice nasipliler, isimleriyle dualarımızı süslediğimiz şehid liderlerimizle, aynı cennetin aynı Firdevslerinde buluşur!..

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?