Reklamı Kapat

Ah şehadet

Daha anaokulu yaşına bile gelmeden tanıştık şehadet ezgileriyle. Küçücüktük ama yüreğimize sığdırdığımız sözler çok büyüktü. Belki anlamıyorduk tam olarak ne ifade ettiğini, belki bilmiyorduk şehidliğin mahiyetini. Ama seviyorduk bu ezgilerle coşmayı, seviyorduk marş diliyle konuşmayı...

Büyüdükçe anlamaya da başladık. Bantlardan dinlediğimiz, radyo programlarından istediğimiz, birbirimize armağan ettiğimiz ezgilerimizi, gelişen teknoloji ile internet ve TV›lerden duymaya başladık. Artık karşı konulmaz bir sevda olmuştu içimizde. Yaşıtlarımız, karşı cinse ilgi duyup bir şarkının solistine, bir filmin artistine hayran olurken, bizim aklımız fikrimiz şehidlikte idi. Gözümüz “Ey şehid yolun yolum oldu benim” dediğimiz İslam’ın öncülerinde idi...

“Hayat iman ve cihad” diye haykırırken, bu hayatın sonuna en çok şehadeti yakıştırıyorduk. “Şehidler ölmez» nidamız arşa yükselirken, ölümsüzlük uğruna ölmeyi düşlüyorduk. Bizi kim böylesine sevdalandırmıştı şehadete bilmiyorduk ama her gün şehid olma hayalimize bir yenisini ekliyorduk. Çünkü şehadet bir tutku, bir özlemdi bizde ve gün geçtikçe gönüllerimizdeki bu ateş büyüyordu. Ne okulumuzu, ne ailemizi ne de dünyaya dair herhangi bir şeyi bu aşkımızın önüne koymuyorduk...

Sonra biraz daha büyüdük. Hatta biraz fazla büyüdük galiba. Evlendik, anne olduk, baba olduk, biten okullarımızdan sonra meslek sahibi olduk. “Bize ait” şeyler çoğalmaya başladı hayatımızda. Evimiz oldu, çay damlasa aklımızın çıktığı mobilyalarımız, halılarımız oldu, eline diken batmasına kıyamadığımız çocuklarımız oldu, kariyer üstüne kariyer yaptığımız işlerimiz oldu... «Boş zamanlarımız» diye bir zamanımız oluştu ve o zamanı dolduran hobilerimiz. Komşularımız, altın günlerimiz, nargile akşamlarımız...

Bir zamanlar şehadet ezgileri söylediğimiz arkadaşlarımıza, akıllı telefonlarımızdan marjinal şarkılar gönderir olduk. Bir zamanlar oturup “Nasıl şehadeti buluruz” diye konuştuklarımıza, hayatın karmaşıklığı ve zorluğundan şikâyet eden cümleler kurar olduk. Hayallerimiz ve dertlerimizin yerini, sahip olduğumuz şeyleri kaybetme korkusu aldı. Bir zamanlar “Bizi O’nun yolundan alıkoymasın” diyerek hiçbir dünyalığa bağlanmama telaşının yerini, şimdi artık “Her şey nasıl bizim olabilir” telaşı aldı. Bir zamanlar sevdiklerimizi bile şehadet yoldaşı olarak görürken, şimdi artık gerçek sevginin yerini maddi değerler aldı...

Evet, şimdi de dinliyoruz şehadet ezgilerini. Şimdi de anıyoruz şehitlerimizi. Ama yüreğimizde dünyaya ve dünyalıklara dair çok fazla şey olarak! Evet belki hâlâ istiyoruz şehidliği ama ayaklarımızda, Rabbe kanatlanıp uçmamızı engelleyecek tonlarca yük olarak...

Elbette ki mesele sadece ezgiler, marşlar dinlemek değil. Mesele gerçek anlamda, işin edebiyatına kaçmadan şehidliği istemek, şehadeti arzulamaktır. Bunun içinse ilkin yapmamız gereken şey, zihnimizin tozlu raflarına kaldırdığımız ve üzerini başkaca şeylerle kapattığımız Allah yolunda şehidlik eylemini yeniden hayallerimizin, dualarımızın ve hatta rüyalarımızın başına koymaktır.

Ardından “Nasıl bir hayat yaşarsam şehidliği hak ederim» derdine düşerek, şehitçe yaşamak üzerine projeler üretmek ve ömrümüz boyunca da bu yolda sebat etmektir. Şehid olabilmenin ilk önce kul olmaktan geçtiğini, Rabbe kul olmak eyleminin tam olarak içi doldurulamadığı zaman şehidliğin öneminin de anlaşılamayacağını, O›nun için yaşıyor olmanın tadına varılamadan, O›nun uğrunda ölünemeyeceğini bilmek ve Rabbe “Gönülden katıksız bağlanmış” (Rum Suresi: 33) bir kul olabilmek için çalışmaktır. Ardından gerçek manada, sözde değil özde kul olan insan neleri yapar, nelerden sakınırsa hayatımıza tatbik etmektir.

Hayatımıza tatbik edip edemediğimizi anlamak içinse kendimize bazı sorular sormamız gerekir. Mesela anne baba rızası alamamış, çeşitli vesilelerle onların gönlü kırmış isek bize şehitlik yakışır mı? Günde beş kez ahitleşilen namazlarımıza bile ya hiç gitmemiş ya bin nazla gitmiş isek büyük buluşma olarak adlandırabileceğimiz o şehadet anını hayal etmek bize yakışır mı? Örtümüze dikkat etmiyor, tesettürümüze riayet etmiyor, bize emredilen her şeye bir şekilde kılıf bulmaya çalışıyor isek bize şehadet yakışır mı? “Gözlerini haramdan sakınsınlar” (Nur Suresi: 30) emrine rağmen namahreme bakmaktan çekinmiyor, internette, televizyonda gözlerimizin içine sokulan görüntüleri filtrelemeden izliyor ve gözlerimize haram bulaştırıyorsak o gözlerle şehadet anını görebilir miyiz?

Allah Rasulünün ayaklarının altına aldığı faize bir şekilde bulaşıyorsak veya faizci sistemlerin değişmesi için çaba harcamıyorsak, şehid olup Efendimizle ve tüm şehitlerle aynı cennette buluşabilmeyi kendimize yakıştırabilir miyiz?

Bu dünyada her şeyden bihaber, yaşanan tüm zulümlere ve zalimlere tepkisiz, nemelazımcı bir hayat yaşıyorsak şehidlik bize koşar gelir mi?

Allah yolunda çalışmıyorsak “Bu ümmete bir faydam dokunsun” diyerek yerdeki bir çakıl taşını alıp kenara koymak bile olsa bir şey yapma derdine düşmüyorsak yolun sonunda şehadet bizi kucaklar mı? Evlatlarımızı cennet anahtarı olarak görmüyorsak, yetiştirilme ve terbiye edilip ümmetin istifadesine sunulması için çaba harcamıyor, böylesi bir çabayı kendimizi heba etmek olarak görüyorsak şehidlik bizi bulur mu? Dünyaya saplanıp kaldıysak, kendi evimiz, kendi işimiz, kendi ailemiz, kendi düzenimiz haricinde hiçbir şeyi umursamıyorsak günü gelince o her şeyi bırakmaya muktedir olabilir miyiz?...

Kendimizi hesaba çekmemiz için sorulacak çok soru var aslında. Belki pek çoğumuzun cevaplarını da bildiği sorular bunlar. Fakat artık bir şeyler değişsin hayatlarımızda. İmrenerek isimlerini okuduğumuz her şehidin aslında sehitçe bir hayat yaşadığını, bu yüzden de o büyük vuslat anı geldiği zaman hiç tereddüt etmeden şehidliğe koştuklarını bilelim. Bilelim ve biz de hazırlanalım o büyük güne. Tıpkı bir gelinin hazırlanması gibi düğününe. Sonra temenni edelim, belki biz hazır olursak şehadet nasip olur bize de...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Meryem Nida - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?