Referandum sonrası Türkiye

Türkiye Cumhuriyeti siyasi tarihinde önemli bir dönemeç noktasına gelmiş bulunmaktayız. Geçen hafta yapılan referandum, hiçbir kimseyi tam manası ile mutlu etmese de yeni bir yönetim şekli halk tarafından onaylandı. Artık 150 yılı aşkın parlamenter geleneğimiz rafa kalktı denilebilir. Başkanlık ne getirir ne götürür tartışıla dursun toplumun ortadan iki bölündüğü aşikâr bir gerçeklik. Zafer gürültüsü çıkartılarak yahut uzlaşmacı mesajlar verilerek referandum sürecinde terörist ilan edilen ülkenin yarısının gönlünü almak mümkün değil. Gönül kıranların artık inandırıcılığı kalmadı. Olan oldu söylenen söylendi neticeye herkes saygı göstermek zorunda. Bu zorunluluk; sürecin doğru olduğu,  şeffaf bir seçimle meselenin hal olduğu veyahut tartışmasız bir oy oranı neticesinin ortaya çıkmasıyla alakalı değildir. Zorunluluk ülkemizi bekleyen büyük badireler ve hengâmelere karşı yekvücut olma zorunluluğumuzdur.

Sistemin parlamenter yahut başkanlık olması esasa taalluk eden bir mesele değildir. Bu köşeyi takip edenler için bunun gerekçelerini birkaç defa ifade etmiştim. Mesele sistem değil mesele mahiyet meselesidir. Bir devletin mahiyetini o devletin bireyleri ve bireylerinden vücuda çıkmış ortak aklı oluşturur. Bu mahiyet, ortaya çıktığı coğrafyanın, zamanın kazanımlarını ve risklerini idrak ederek kendisine yeni bir mefkûre inşa eder ki bu cihetten devlet geleneğimizin 1300 yıllık bir mefkûresi vardır.

Ortak akıl Türkiye için yakın geçmişte artık çok da sevilmeyen bir kavrama dönüştü. Türkiye özelinde kaybedecek bir ferdimiz dahi yoktur. Bu durumda toplumu kamplara ayırmak, bir grubu ötekileştirmek veya bir grubu sistemin dışına itme lüksümüz yok. Bir olmadığımız sürece bu coğrafyada var olma şansımızı zora sokmuş oluruz. Bunun idraki içerisinde olmadan her hangi bir kimsenin bu referandum sonuçlarına göre ülkenin geleceğinde söz sahibi olma imkânı kalmamıştır. Evet, ülke başkanlık sistemine geçmiştir ancak yapılacak ilk başkanlık seçiminin en güçlü başkan adayı artık ülkeyi söylem olarak bölen, ötekileştiren, kamplara ayıran, söylemlerinde tutarsızlık olan, kuruluşundaki ortak akıl teorisini kaybetmiş olan, hısım akraba dost denkleminde devletin imkânlarını kullanan ve yapılan hiçbir atamada hakkaniyeti düşünmeyen kişi ve partiler değildir.

Artık Türkiye’nin temel meselelerine temelli çözümler bulmanın vakti geldi. Bu çözümler ülkeyi geleceğe taşıyacak ve ülkedeki bölünmüşlüğü oradan kaldıracak çözümler olmadır. İnsana yatırım yapılması, yapılacak diğer yatırımlarında insanın insaniyetini ortaya çıkaracak araçlara dönüştürülmesi gerekiyor. 

Bu bağlamda insanın, kutsal olanla yeniden irtibat kurması gerek. Kutsalla kurulamayan irtibat başka mecra ve yapılarla kurulunca, kendi ülkesine ihanet eden kişiler ortaya çıkmaktadır. Toplumun din anlayışını oturdukları sırça köşklerden, çıktıkları televizyon programlarında kamera açısında göre gözyaşı döken ve kaptıkları köşelerden saçma sapan fetvalar veren insanlara bırakamayız. Referandum sürecinde karşımıza çıkan saray mollaları bir kez daha dinin ne kadar da istismara açık olduğunu bizlere gösterdi. Farzı oylama konusu yapan “hayret” makamındaki hocalarımız, bir terör örgütü liderinin fıkhını yazıp yazdığı kitaptan milyarlarca kazanan giriş kısmına da “benim ne ilmim varsa ondandır” diye not düşmekten çekinmeyen  “beşer” şaşar kabilinden hocalarımız var olduğu sürece doğru ve toplumu taşıyıcı bir din anlayışının inşası imkânsızdır.

Nedir bu saray mollalarının yapıp ettikleri, yazıp çizdikleri densizliklerinin nedeni? Aslında problem yeni değil. Tarihin gizemli sayfaları saray mollaları tarafından verilmiş en az bugünkü mollaların vermiş olduğu rezil fetvalarla doludur. Bu fetvalar kesinlikle ana yapıya nüfuz edememiştir. Sadece verilen fetva, yazanının adının tarih kitaplarına eyyamcı saray mollası, fetva ile amel eden idarecinin de zalim olarak geçmesine yardımcı olmuştur. 

İbn Arabi Tunus ve Mağrib ziyaretlerinde bölgede halkının Ramazan’da oruç tutmadığını gördüğünü bölge emirine sorduğunda kendisine bir yığın;  “Ramazanda oruç ibadettir, çalışmakta ibadettir dolayısı ile oruç tutmamak caizdir fetvası” gösterdiğini ifade eder.  Emeviler döneminde Arap olmayan Müslümanlardan alınan Cizre vergisi, Osmanlı’da çok da İslami olmayan banka ve borsa meseleleri gibi her dönemde siyasi otoritenin isteği doğrultusunda fetva verecek saray mollası elbet bulunmuştur. Hamd olsun ki halkımızın ekseriyeti bu saray mollalarına itibar etmemektedir.

Türkiye’nin en büyük kangren olmuş problemi eğitimdir. Eğitim probleminin bir yönü eğitimlilerin idrak seviyesinin dahi olmaması, diğer yönü toplum değerlerini taşıyacak modern bilimsel verilerle desteklenecek bir eğitim sistemimizin olmamasıdır. Eğitim çözülmediği sürece isterseniz uzay tipi başkanlık sistemi getiriniz kesinlikle toplumun derdine derman olmayacaktır. Türkiye’de ifşa olan olmayan bütün paralel yapılanmaların zemini eğitim sisteminde ki boşluklardır. Bu boşluklar Türk toplumunun sosyolojisinin de desteği ile kökleri meşkûk kurum ve kuruluşlar tarafından doldurulmuş süreç bu noktalara gelmiştir. Neticede ülkenin yetişme potansiyeli olan evlatlarının süreç içerisinde vatan hainine dönüşmesidir.

Türkiye’nin bir diğer kangren olmuş meselesi işin ehline verilmesi ilkesinin son yıllarda ortadan kaldırılmasıdır. Seviyesizlik bir seviye kabul edilmeye başlandı. Dil konusunda gerekli başarıyı gösterememiş kişiler için “Ali Ata Bak” kabilinden yeni sınavlar devreye sokuldu. Her ne olursa olsun süreçler liyakati olmayan ancak dayısı olan kişilerin devlet kurum ve kuruluşlarında akıl almaz bir şekilde yükselmesine neden oldu. Devlet erkinin ehil kimselere teslim edilmesi gerekiyor. On beş yılı aşkın bir süredir hâlâ dünya çapında on tane bürokrat ve devlet adamı yetiştiremediysek bu devleti idare edenlerin varlıksal sorunudur. Bu meselenin çözümlenmemesi halinde II. Abdülhamid’den sonra yönetimi ele alan Enver Paşa ve saz arkadaşlarının ülke toprağının elden çıkmasındaki basiretsizlikleri ile karşı karşıya kalmamız içten bile değil.

Türkiye’nin bir diğer kangren olmuş problemi de adalet ve buna bağlı olarak sosyal adalettir. Adalet artık ülkemiz içinde var olan bir şey değil. Son on yıldaki süreçler onlarca cana mal oldu onlarca zihin felcini tetikledi. Dün hain denilenler bugün kahraman ilan edilirken dün kahraman olanlar bugün hain diye içeri atıldı. Adalet sistemimizi anlatmak için sadece şunu ifade etmek yeterlidir. Bu ülkede 40 bin yeni mahkûma yer açılsın diye 40 bin mahkûm salıverildi. 

Gelecek bizleri bu sorunlarla daha derinden ve daha sert bir şekilde karşı karşıya getirecek. Planlarımızı ve toplum menfaatine olan çalışmalarımızı bu sorunları aşma adına seferber etmemiz gerekiyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İdris Cevahir - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?