Gizle

Türkiye kendi mazlumlarını mı üretiyor

Güneş batıdan doğmadığına ve anneler doğum yapabildiğine göre Allah’ın islam ümmetinin eliyle adaletin gerçekleşmesini beklediğini söyleyebiliriz. Tüm olumsuzluklara rağmen; tembellik, atalet, yoksulluk, adaletin yokluğu ya da gecikmesi, üretimsizlik; ama Allah rahmetini devam ettirmektedir. Ki bu ülkelerin arasında Türkiye’de bulunmaktadır. Aslında bu hal önceki ümmetlere verilen ilahi mühlet gibidir. 

Ahlakın adaleti beslediği gibi adalet de ahlakı beslemektedir. İkisinin yokluğu özellikle adaletin yokluğu mazlumlar üretmektedir. Hukukta var olan “Cezaların şahsiliği” ilkesi dünyanın birçok ülkesinde yazılı olarak yer alsa da uygulamada pek çok aksaklığın / ihmalin olduğu görülmektedir. “Gecikmiş adalet adalet değildir” söylemi hukukcuların ve yönetenlerin dilinden düşmesede; hukukun ağır çekim işlediğini söylemek mümkündür. 

Cezaların şahsiliği ilkesinin ihlali suç işleyene yönelik hukuki yaptırımlarla beraber, medya üzerinden oluşturulan toplumsal baskının / algının linç girişimine dönüştürülmesi; suçlu ilan edilen şahsın ailesine yönelik suçlamaları beraberinde getirmektedir. Böylece asıl suçlunun yanında yakınlarının da potansiyel suçlu gibi görülmesi “şahsilik” ilkesinin ihlaline götürmektedir. Kan bağından dolayı yakınları da olsa ötekicileştirici bakışlara maruz kalmaktadırlar.   

İtalyan hukukcuBeccaria’ya göre, “suçta ve cezada kanunilik ilkesini, yargılamaların hızlı ve adil olması, cezaların ılımlı olmaları gerektiği ve her türlü gayri insani muamele, işkence, gizli yargılamalar, keyfi muamelelerin yasaklanması, suçların ve cezaların orantılı olması adil bir ceza hukukunun anahtarlarıdır.”  

Montesquieu “cezanın suçla orantılı olması fikrine üstünlük tanımaktadır. Ceza hürriyetin zıddıdır, acımasız ve keyfi cezalara yerine cezalar belirli ve ılımlı olmalıdır.” Rousseau’ya göre ise  “Toplumsal Sözleşme’ye rıza gösteren özgür birey, aynı zamanda söz konusu sözleşmenin koşullarını kabul etmiştir. Bu nedenle, kasten sözleşmeyi ihlal eden kişi özgürlüğünden vazgeçmiştir ve Sözleşme’yi ihlal ettiği için cezalandırılır.”

Yükselen tüm büyük güçler adalet ve ahlak üzerine yükseldiği; bir farenin gemiyi terk etmesi gibi, çöken tüm ihtişamlı güçlerde ahlak ve adalet zafiyeti üzerine tarih sahnesinden çekilmişlerdir /çökmüşlerdir. Bu sünnetüllahdır başkalarının ifadesi ile doğanın kanunudur. “Mazlumun bedduasından, ahından, iniltisinden ve gözyaşından” korkmak ve kaçınmak Müslümanların inanç kodlarında ve kültürlerinde yer almaktadır. Çünkü mazlumla Allah arasında engel/perde yoktur.

Toplumsal sözleşmeyi / Anayasayı ihlal edenler cezalandırmayı hak etmişlerdir. Adalet; onların cezalandırılmasıdır. Ancak tüm araştırmalara / soruşturmalara rağmen haklarında bir suç bulunamayan ve açığa alınan ya da ihraç edilen kamu görevlilerinin suçlu muamelesine tabi tutulması; mazlum üretmektir. Onların nezdinde aile fertleri maddi ve manevi anlamda mağdur olmaktadır. Bu ise cezalaın şahsiliği ilkesini zedelemektedir.

Mazlumların beklediği adaleti insanlar kendi elleri ile vermezlerse; ilahi el onu hak edenlere teslim eder. Ama kul onu “kul eliyle sanır.”

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Furkan Yılmaz Altınöz - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?