Ümmetin diriliş mimarı; Sezai Karakoç…

“Anlatacaktım ölümlerini

bir sonbahar eşliğinde

Bir kış güneşliğinde

Fakat baktım bu ölüm değil, diriliştir

Ölümden sonra ölümsüz hayat vardır”

Üstad Sezai Karakoç’un ötelere yürüyüşünü Salı günü haber aldığımızda evimizi bir hüzün sarmaladı. Aile fertleri yoğun bir sessizliğe büründü. Konuşmak hüznü paylaşıp aş, azık edinmek yerine herkes Yasin Suresi’ni okuyarak üstadın ruhuna bağışladı.

Üniversite yıllarında duymuştum ilk kez Sezai Karakoç ismini. İslâm’ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi başlıklı eserlerinden başlayarak okumaya giriştim. “Resmi ideolojiyi dışlayan, resmi ideoloji tarafından dışlanan İslâmcı bir şair ve mütefekkirdi.” Onun herkesin dilinde pelesenk olan Monna Rosa’dan başlayarak Hızırla Kırk Saat, Gül Muştusu ardı ardına okuduğum eserleri oldu.

M. Akif gibi ailemizden biriydi, okuma gruplarında kitapları elden ele dolaşır, öğrencilerimize onun öğretilerini bir “kıyamet aşısı” olarak nakşetmeye çalışırdık.

Taziye telefonları başladı.

Öğrencilerimiz, arkadaşlarımız üstadı ne kadar sevdiğimizi bildiklerinden aradılar.

Fakültede okurken yeğeni rahmetli Hicran Karakoç arkadaş grubumuzda idi. Bir gün arkadaşlar ona ilettik, Sezai Beyi ziyaret edelim.

Fakat birkaç kişi uyardı: “Gitmeyin, Sezai Bey kadınlarla görüşmez gidenleri kovar.”

Evlilik sebebiyle yolum önce İzmir’e, sonra eşimin görevi gereği Amasya’nın şirin bir ilçesi olan Suluova’ya düştü. Eşim öğretmen olarak derslerinde öğrencilerine Mehmet Âkif’den başlayarak, N. Fazıl, S. Karakoç, C. Zarifoğlu, İ. Özel gibi güzide şair yazarlardan bahsediyor, onların fikir ve düşüncesini konu ediniyor ve onların eserlerini öğrencilerine hediye ediyordu.

Sanırım 1991 yazıydı. Cağaloğlu’nda Üretmen Han’ın önünden geçiyorduk, üstadı ziyaret edelim, dedim. Eşim, üstadın sinirli olduğunu, bir süre önce meşhur bir şair ve yazarı azarladığını anlattı, dinlemedim, kovulmayı göze alarak gittik.

İçeride üstad ve iki kişi oturmuş, masanın üzerine gazete serilmiş üzüm, peynir, ekmek yiyorlardı. Üstad, selamımı alarak büyük bir nezaketle ayağa kalktı, “Buyurun efendim” dedi, yer gösterdi. Kovulmayı beklerken şaşırdım, “Üstadım lütfen rahatsız olmayın” dediysem de ben oturuncaya kadar oturmadı. Üstad, “Efendim size dışarıdan yemek söyleyelim” şeklinde biraz da üzüm ekmekten müteessir oldu, zarif tekliflerine teşekkür ettik.Diriliş düşüncesine dair bazı sorular yönelttim, sabırla sorularımı cevapladı.

Bir İstanbul beyefendisinin adap ve edebi ile konuşuyor, konuşurken bakışlarını muhatabına değil yere sabitliyor, saygınlığına daha engin semalar ekliyordu.

Ziyaretimiz sürecinde üstad ve orada bulunanlar ellerini “üzüm ekmek”ten oluşan öğle yemeğine uzatmadılar. Müsaade isteyip, “Hakkınızı helal edin, sizi rahatsız ettik, üstelik yemeğinizi de engelledik” deyince, “Rica ederiz, hiç önemli değil” dediler, üstad yine saygıyla ayağa kalktı, selam vererek ayrıldık. İlk ve son görüşüm oldu fakat asırlık anlamlarla yüklendi.

Çocuklarımızı onun şiirleriyle büyüttük.

Bir yaramazlık yaptığında büyük oğlum, boynunu büker onun şiirini okurdu;

“Kanadı kırık kuş merhamet ister”.

Cenazesi yaşamı gibi çok albeniliydi.

Yanımdaki genç kız, mırıldanıyor, “Kıskandım seni üstad”, neden diyorum, ”Kime nasip olur bunca insanın şahitliği” diyor.

Cenazesi düğün gibi.

Hüzünlü ama huzurlu, temiz, insanları kavi bir kardeşlikle birbirine bağlamakta.

Şiirin şahı, şehzadelerle buluşmakta, bizler de şahitlik etmekteyiz.

Oğlum ve arkadaşları.

Cenazeyi evden alan gençler.

Sevgili eşimin öğretmenlik yaptığı uzak illerden gelen öğrencileri, büyük ailemiz, Diriliş mektebinin mensupları, onun biyolojik çocuğu olmasa da manevi kızları-oğulları dolduruyorlar avluyu. Yattığı yer anlamlı. Şiirin mimarı, taşın mimarı Sinan ile selamlaşmakta.

Sinan’ın, mimarbaşı unvanı ile inşa ettiği bu ilk selâtin camiinde büyük şair, mimariye; hazinelerden kıymetli yaşamı ile daha fazla değer katmakta. Sanki o gelince, bütün o hazîredekileri alıyor bir sevinç. Kanunî’nin, Manisa sancağında vali iken 1543’tee vefat eden oğlu Mehmet adına yaptırdığı Şehzade Külliyesi’ne; son devrin şehzadesi geldiğinde kilit taşı oturdu. Kubbeler, revaklar, eyvanlar şiirlerini mırıldandı.

Ümmetin diriliş mimarisini inşa eden şiirin şahı, hiç yaşlanmayan bir delikanlı olarak, binlerce gencin şehadeti ile o çok sevdiği en sevgiliye kavuştu.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mine Alpay Gün - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Ercü - Teşekkürler mine hanım.çok güzel özetlemişsiniz..Mevlam üstada rahmet eylesin inş.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 20 Kasım 10:07


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT ve genel af çıkar mı?