Diriliş neslinin piri Sezai Karakoç

1965 yılında Ankara’daki memuriyet hayatını sonlandırarak adeta Tarık b. Ziyad’ın gemileri yakmasına benzer bir hareketle İstanbul’a yerleşen ve o tarihten bu güne kadar ila-yı kelimetullah davası için topyekûn bir mücadeleye girişen, cihat eden Sezai Karakoç üstadımızın kendi tabiriyle “dünya sürgünü” bitti.

O bu dünyada gerçekten sürgünde imiş gibi yaşadı. Zaman zaman ekmek alacak parası olmadığı için günlerce aç kalıp açlıktan bayıldığı oldu. Ama varmak istediği hedefe ısrarla yürümeye devam etti. Nitekim çektiği bu sıkıntıların birisinden şöyle bahseder: “1967 yılı güzü geldiğinde 34 yaşında memuriyetten ayrılmış, çıkardığı dergi bir yıl sonra kapanmış, borçlu, ümit vaat etmeyen gelecekle baş başa bir kişi olarak Cağaloğlu’ndaki evimde oturuyor, geceleri Marmara Kıraathanesi’ne gidiyordum. Ve yine şiirdi ki hayatın bu fetret döneminde bir dayanak olarak ayakta durmamda manevi bir destek oluyordu. Fakat böyle durumlarda asıl dayanak manevi güç ve inançtır. Sabır ve tevekkül, kedere razı oluş, Allah’ın lütuf ve inayetinden ümit kesmemek, şartlar ne kadar ağır ve umut kırıcı olursa olsun yese düşmemek gibi bir mümine has özellikler ruha şahane bir direnç sağlar, insan gereken zamanı böylece kazanmış olur. Ve günü geldiğinde de hiç ummadığın yerlerden kapılar açılmış olur.”

Üniversite birinci sınıfta iken evlenmek ister ve bu konuyu babasına açar. Ama babasının mali imkânları buna müsait olmadığı için kabul etmez. Üstad bundan sonra evlilik defterini kapatır. Monna Rossa şiirini Mülkiye’de okurken âşık olduğu bir kıza ithafen yazdığı konusundaki iddiaları hiçbir zaman tasdik etmemiştir. Aksine kendi ifadesine göre bu muhteşem şiirini; Müslüman kadının İslam’daki yüksek değerini ifade etmek için yazmıştır.

Sezai Karakoç ilk kez 1960 yılı Nisan ayında 27 yaşında iken Diriliş dergisinin ilk sayısını çıkarır. Bu isim başlangıçta yadırganır. Nitekim kendisi de o günkü algıyı şöyle anlatır:

“Siyasi hayatın ağırlaşması, kavgaya dönüşmesi ve kavganın kızışmasıyla ben kısa vadeli çalışmaların muhalefete ve komünistlere çatmakla fazla bir fayda vermeyeceğini düşünerek bir düşünce ve edebiyat dergisi ile yeni bir hareketin başlatılması fikrine vardım. Yeni bir nesil gelmişti. Ortam 30 yıl öncesine göre değişmişti. Düşünüşte bir tazelenmeye ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşüncelerin kendisi de beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu diriliş. İlk anda ismi yadırgandı. İsmi duyunca hortlama gibi dehşet duyanlar oluyordu. Ya da sanki yalnızca Amentü’de düşünülebilir gibi geliyordu onlara. Mecazi anlamda, tarihi anlamda dirilişi düşünemiyorlardı. Ba’su ba’del-mevt’in karşılığı olarak Diriliş’i bulmuştum, ölümden sonra dirilme anlamına. Tabii ki sadece metafizik anlamda değil, tarihi ve sosyolojik anlamda da kullanıyordum Diriliş’i.”(1)

Diriliş; 1960-1992 yılları arasında çeşitli aralıklarla 7 ayrı dönemde aylık, haftalık, günlük ve haftada iki kez olmak üzere çeşitli periyotlarla 398 sayı yayımlanmıştır.

Merhum Cahit Zarifoğlu, Diriliş dergisinin nesiller üzerindeki etkisini şöyle dile getirir:

“Diriliş çeyrek yüzyıldır düşünce ve fikir hayatımızda en büyük çekici ve yönlendirici güç olarak ağırlığını koymuştur. O, bir dergi olarak yayımlanmadığı dönemlerde de bu ağırlığını korumuştur. Diriliş, çağımız Türkiye’sindeki münevver ve ıstıraplı Müslümanların baş gıdalarından birisi olmuştur. Diriliş ocağı yüzyıllardan beri bozulmadan devam eden gerçek İslami hareketin zamanımız şartlarındaki yeni temposunun adıdır. Bu nedenle onu ne birdenbire başlamış, ne de kendinden bir hareket olarak görmek gerekir. Biz onda yaşayan İslamlığın değişik dinamizmini görüyoruz. Bu enerjik akışta çoğaltıcı ve güçlendirerek aktarıcı merkez ise Sezai Karakoç olmaktadır.”(2)

Erdem Beyazıt, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan, Bahri Zengin, Rasim Özdenören başta olmak üzere pek çok isim Diriliş mayasıyla mayalanmıştır. Nitekim üstad Sezai Karakoç’un bu etkisini Rasim Özdenören şöyle açıklar:         

“Diriliş bizce başlı başına bir mekteptir. Bugün yetişmiş veya yetişmekte olan bir Müslüman aydın varsa -özellikle bizim neslimiz için- bu aydının yetişmesinde Diriliş mektebinin dolaylı, dolaysız etkisi olmuştur. Diriliş bize bir düşünce yöntemi getirmiştir. Olaylara Müslüman’ca bakış tarzını kazandırmıştır. Genç insana yeni umutlar aşılamış, yeni ufuklar göstermiştir. Hepimizin üzerinde bir ‘Diriliş ruhu’ vardır. Diriliş o ruhu üflemektedir. Biz, Diriliş’i ne sadece bir düşünce ekolü, ne sadece bir düşünce akımı olarak görüyoruz. Diriliş ruhuyla, düşüncesiyle bir eylemin sembolüdür ve bu eylemin gerektirdiği her türlü teşebbüsün (sanat, edebiyat, düşünce…) çıkış ve varış noktasıdır. Bir umut yoludur, Diriliş…”(3)

Üstad Sezai Karakoç, İslam Birliği fikrinin ısrarlı bir savunucusudur. Bunun için ısrarla “İslam Milleti” tabirini kullanırdı. “Hızırla Kırk Saat”,  “Tahanın Kitabı” gibi koyduğu kitap isimleri ise onun bir Kur’an şairi oluşunun göstergeleridir.

İslam’ın Dirilişi kitabı 1967 yılında yayınlandığında düşünce ve fikir adamlarının çok dikkatini çekmiş, birçokları kitapla ilgili görüşlerini gazete ve dergilerde ifade etmişlerdi. Onlardan birisi de Osman Turan’dır. Osman Turan bu eser hakkındaki kanaatini şöyle belirtmiştir: “Gerçekten İslam’ın Dirilişi adlı bu küçük eser, Türkiye’de genç nesil arasında yalnız İslam’ın değil, yeni bir medeniyet görüşünün dirilişi, aklın uyanışı ve isyanını da ortaya koymuş, bütün kısırlaştırıcı ve çürütücü tedbirlerin iflas ederek yüksek fikir ve sentezin doğmakta olduğunu göstermiştir. Sezai Karakoç bu küçük eseri ile Türkiye’de ilim müesseseleri dışında her türlü imkânsızlıklar ve engeller karşısında bir mütefekkirin yetişebileceğini ve milletimizin hayatiyetini muhafaza ve müdafaa edebileceğini göstermiştir.”(4)

“Milletim! Doğuya da batıya da dur diyecek güç sensin. Kendini bildiğin gün kurtulacaksın. Yoksa insanlık büyük bir felakete doğru gidiyor.

Milletim! Uyan kendine gel! Yeni bir sayfa aç. Geçmişte birkaç kez çağ açmıştın. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin. Yine açabilirsin.”

Müslümanlar olarak dünya çapında bir değerimizi, mütefekkir ve gönül adamımızı kaybetmenin derin üzüntüsü içerisindeyiz. Maalesef her geçen gün iyilerin aramızdan ayrılması ile birlikte kendimizi daha fazla yalnız ve daha fazla karanlıkta hissediyoruz. Doğrusu beni korku sarıyor. Ama teselli bulacağımız müjdeler de yok değil.

Rabbim makamını âli eylesin.

Düzeltme ve Özür:

Bir önceki yazımda Sayın Mehmet Görmez hocaya ait olduğu iddia edilen ve benim ikincil kaynaklardan alıntı yaparak naklettiğim bilgilerle alakalı olarak kendisi arayarak bu fikirlerin kendisine ait olmadığını ve bu ifadelerin kitaplarında da yer almadığını ifade ettiler. Alıntı yaptığım kaynağa güvenmem neticesi oluşan bu durumdan dolayı özür diliyorum.

1- Sezai Karakoç, Hatıralar, Haftalık Diriliş Dergisi, 23 Şubat 1990, 11

2- Cahit Zarifoğlu, Mavera Dergisi, Ekim 1979.

3- Rasim Özdenören, Mavera Dergisi,, Nisan 1977.

4- Prof. Osman Turan, Yeni İstiklal Gazetesi, 5 Kasım 1967.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kasadar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Ahmet zafer karadag - din tahrifcileri yazınız niye kaldırıldı geri koymadan bir daha yazdıklarınızı kesinlikle okuman ve okumayın diye tebliğ yaparım net

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 19 Kasım 15:09


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 4.250 TL oldu! Yeni rakamı nasıl buldunuz?