Bir şair, bir mütefekkir: Karakoç

Hayat işte tam da bu! İnsan neleri yapmayı planlarken, umut ederken en kesin haber gelir ve tüm hayat akışını değiştirir. Önceden söylenmiş tüm sözler birden anlamını yitirir, edilen tüm kavgalarda boşa düşersin. Hüküm verilmiş ve insan son nefesini vermiştir. Dahası da yoktur artık bu âlemden esas yurduna göçmüş kişi için.

Birkaç haftadır yazacağım konu hakkında kendisine yer vermeyi planladığım şairin ölüm haberi ile benim de değişti yazımın konusu. Son yüzyılın önemli şairlerinden, mütefekkirlerin, kalem erbaplarının “üstad” dediği Sezai Karakoç emaneti teslim etti. Karakoç bu topraklardan beslenip bu toprakların şiirlerini yazdı. Ülke çapında tanınmasının sebebi Mona Roza şiiri olsa da Karakoç kesinlikle sadece Mona Roza’dan ibaret bir şair değildir. Şiir söyleyip geçmemiş, dünya görüşünü beseleyen bir araç kılmıştır şiiri. Masal şiirindeki “yedi oğul”un hikâyesinden takip ederiz ülkemizin Batılılaşma masalını. Karakoç’ta coğrafya algısı ümmetin olduğu sınır kadardı; Anadolu’ya hapsedilmiş algımızı kıran, “Hatay Suriyelilerindir. Diyarbakır Suriyelilerindir. Konya Suriyelilerindir, İstanbul Suriyelilerindir. Tıpkı Halep’in, Şam’ın bizim şehirlerimiz olduğu gibi…” diyerek, yürek coğrafyamızı hatırlatmıştı. İstanbul’un, Şam’ın, Kudüs’ün, Saraybosna’nın, Üsküp’ün, Kahire’nin, Tebriz’in, Mekke’nin ve Medine’nin aynı coğrafya olduğunu, bu topraklarda yaşayanların kardeş olduğunu, kaderlerinin bir olduğunu vurguladı. Çanakkale’de yan yana şehit olmuş kardeşliğimizi, unutturulmak istenen gönül coğrafyamıza sınırları kelimeleriyle çizmişti.

Karakoç tavrıyla, duruşuyla, kendi konumlandırdığı yer itibariyle hamasete yaklaşmadı, şimdilerde onun üzerinden her ne kadar hamaset üreterek kendilerine alan açanlar olsa da. Beslendiği inanç değerlerinden neşet eden düşüncelerle yazdı. O inanç değerlerinde emrettiği ölçüde dizelerini, satırlarını dizdi. “Diriliş Nesli” diyerek Batılılaşma kıskacında kalmış ülke gençliğinin inanç ve fikir dünyasının oluşmasında büyük katkıları oldu. Yazdıkları ile yaşantısı denk düşmüş bir mütefekkir olarak tarihe geçti.

Şimdilerde Karakoç’tan etkilendiklerini söyleyip gökdelen dikenlere 1950’lerden seslenmiş “Balkon” şiirinde:

“Çocuk düşerse ölür çünkü balkon

Ölümün cesur körfezidir evlerde

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların

Anneler anneler elleri balkonların demirinde

***

Bana sormayın böyle nereye

Koşa koşa gidiyorum

Alnından öpmeye gidiyorum

Evleri balkonsuz yapan mimarların”

İslam medeniyetinde “balkon” olmadığını, insanlara ve çevreye “yukarıdan” bakmanın haram olduğunu; bunun kibrin alameti olduğunu bilerek ölçüsünü kaybedenlere ölçüyü orta yere koydu. Sezai Karakoç deyince aklıma gelen olaylardan biri de muhafazakâr/iktidar destekçisi bir gazetenin 2000’lerin sonunda, “Sezai Karakoç ölüm yıl dönümünde şöyle anıldı” cinsinden haber yapmasıydı. Daha ölmeden öldürmüşlerdi. Hem tiraj hem de gelenek olarak önemli olduğu düşünülen büyük bir gazetenin böyle bir haberi yapmasına mı yanardı insan yoksa zamanımıza damga vurmuş bir şairin, mütefekkirin yok sayılmasına mı? Hadi muhabir böyle bir acemilik yapmıştı. Ama sayfa editörünün gözünden bu nasıl kaçardı. İnsanlar demişti ki: “Hayatlarından çıkardıklarını öldürmüşler, çok mu?” Son yüzyılımızın hodkamlığına, kadir kıymet bilmezliğine, ilmek ilmek iş yapanların değerinin bilinmemesine, kurbanlardan bir kurban oldu. Üniversite yıllarımda Karakoç kendi çabası ile Cuma günleri gençlerle sohbetlerine devam etti. Toplumun içinde gözlerden uzak...

Önceki yazılarımızda bahsettiğimiz “devlet adamı” olanların engellenmesi gibi bir düşünce adamı olan Sezai Karakoç da yok sayıldı. İmam hatiplerde öğrencilerin idealsiz olmasından şikâyet edenler, gençlerin önüne örnek şahsiyetleri koymuşlar mıydı? Sadece seçim malzemesi olarak kullandıkları şiirler yeni neslin gönlüne dokunmadı işte. Hepimiz yaşıyoruz bunu.

Şu günlere erdik, o gün Sezai Karakoç’u öldürenler, yok sayanlar cenaze töreninde saf saf duracaklar, “çok iyi...”li cümleler kuracaklar. Biz Sezai Karakoç’u iyi biliriz. Onu yok sayanları da…

Karakoç Mona Roza’dan çok benim için şu şiirdir. Tüm zalimlere, haksızlara, hadsizlere karşı söylemiş olduğu:

“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.

Hâlbuki biz sussak, tarih susmayacak.

Tarih sussa, hakikat susmayacak.

Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.

Hâlbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,

Vicdan azabından kurtulsalar,

Tarihin azabından kurtulamayacaklar.”

Üstad Sezai Karakoç’a rahmetle...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Elif Örs - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 4.250 TL oldu! Yeni rakamı nasıl buldunuz?