Ortak koltuğa, muhalefet divana fes başına, püskülü kime

TARİHİMİZİN HÜZÜN SAYFALARINDAN

“Çankaya’daki eski köşkte bir ilâve inşaat yapılıyordu. Kendisi sonradan yanan üç odalı bir binada ikamet ediyordu. Birkaç günden beri devam eden yağmurdan, dam akıyordu. Bulunduğu odaya girdim. Odanın muhtelif yerlerine leğenler konulmuştu, kendisi de bir köşeye, bir koltuğa sığınmıştı. Kalktı. Ortadaki masanın başına geldi, o günkü evrakı takdim ettim ve çalışmağa başladık. Evrak arasında Mısır’dan eskiden tanıştığı bir Osmanlı paşasından bir mektup da bulunuyordu. Paşa mektubunda, San Remo’ya gidip Vahidettin’i ziyaret etiğini ve mükâmele esnasında, Vahidettin’in Atatürk’ten sitayişle, hürmetle bahsettiğini hikâyeden sonra, Vahidettin’in sözlerinden, hal ve tavrından maddi sıkıntıda olduğunu, yardıma ihtiyacı bulunduğunu anladığını bildiriyor, muavenette bulunulmasını rica ediyordu.

Ben bu mektubu okurken Atatürk başını, solunda bulunan pencereye çevirmiş –Ben masanın sağında idim ve yüzünü göremiyordum– dikkatle dinliyordu. Bu arada, birkaç defa, derin derin göğüs geçirdi. Mektup bitip de başını çevirdiği zaman gözlerinin dolu dolu olduğunu gördüm. Öylece bir an durdu, sonra bana:

“– Gördün mü dünyanın halini çocuk, nerede o haşmet, nerede o azamet, nerede o saltanat... Şimdi hepsinin yerinde yeller esiyor. Hiçbir şeye güvenilemez. Bundan dolayı hayatta daima ölçülü olmak lâzımdır!”

Dedi. Ve bir müddet düşünceye daldı. Çok müteessir olduğu her halinden belli idi. Nihayet bu zaaf ve merhamet hislerine hâkim oldu, tekrar söze başladı:

“– Nasıl yardım edilebilir. Benim şahsî servetim yok. Devlet hazinesi de fakir. Memleketin en mâmur yerleri de bilhassa son hayat memat mücadelesinde harap oldu. Bu itibarla, zengin de olsa, devlet hazinesinden yardıma hakkımız yok. Diğer taraftan, bahis mevzuu olan zatın hataları yüzünden, vatan ve hak müdafaası için boğuşmak mecburiyetinde kalarak şehit olan memleket evlâdının, yetim bıraktığı yüz binlerce, devlet yardımına muhtaç insan var. Binaenaleyh, bu bahsi bırakalım çocuk... Yalnız mektubu bir vesika olarak sureti mahsusada hıfzediniz.”

Buyurdu. Öyle yaptım; bu mektubu, zarfı ile bir ikinci zarfa ve üzerine “Sureti mahsusada hıfzı emir buyurulmuştur.” kaydını koyarak hususî kaleme tevdi ettiğimi hatırlıyorum.”

Almanya’ya; hatırımda kaldığına göre on dört birinci kânunda; hususî trenle hareket edildi. Sirkeci garından büyük merasimle ayrılmıştık. Hareketimizden biraz sonra, Veliaht paşayı salonuna davet etmiş ve saatlerce baş başa konuşmuşlardı. Sohbetleri tedricen senli benli bir samimiyet ve karşılıklı hürmet ve nezaket içinde cereyan etmişti.”

“Veliaht; trendeki görüşmelerinin birincisinde; Arıburnu ve Anafartalar zaferlerini ima ederek: (Ecdadı izamımdan Fatih Sultan Mehmet hazretlerinden sonra İstanbul’un ikinci fatihi zatı devletleri olduğunu bilir ve zatı devletlerinizi en çok takdir edenlerden biriyim) gibi bir ön sözle paşayı taltifle kalmamış, serbest ve samimî konuşmalar arasında Kumandanımın sigarasına kibrit tutacak kadar hürmet ve nezaket göstermeyi ihmal etmemişti.”

 Anılarda anlatılan bu Padişah-Kumandan ve Veliaht–Yaver ilişkilerinin gerçekliğinin ışığında, tarafları dahil etmeden cevaplanmasını istediğim bir soru gelir aklıma.

Padişahlarının gurbetteki hayatlarını takip edebilecek bir zengin yok mu mi idi o koskoca Osmanlı mülkünde? Lakin böyle bir sorudan sonra, İstiklal Marşı şairimiz Mehmet Akif Ersoy’un sur dibinde vefat eden yavrusunu hatırlarım. Hani Çetin Altan, geldi benden harçlık aldı gitti, diye yazdığında içimizi acıtan evlat.

İşte o çocuğu, başkanı olduğu derneğin bodrumundan çıkaran, geceleri oraya sığınıp uyumasını engelleyen kahramanımızın da yüksek yüksek makamlara 9. Senfoniler dinleyerek yükseldiğini de duymuştum tanıklarından.

Tarihimiz yoruma muhtaçtır.

SARAYLAR YAPTIRDIM DİVANLI KOLTUKLU

Saadet Partisi Lideri sayın Temel Karamollaoğlu’nun “Oldukça olumlu havada geçen bir görüşme oldu” dediği ve Cumhurbaşkanı kaynaklarının da “Olumlu” ifadesini kullandıkları, sayın Erdoğan’la 2 saat 20 dakika süren görüşmelerinden sonra iktidar tarafının boş kalemşörlerinden Hürriyet yazası sayın Abdulkadir Selvi’nin değerlendirmelerini baz alarak yapacağız  analizimizi. (11 Kasım 2021 – Erdoğan–Karamollaoğlu görüşmesinden ne çıktı?)

 Sayın Karamollaoğlu’nun ajandasını, tahmin değil de kontrolünü yapmış biri havasıyla maddelere dökmüş yazar Selvi. AKP iktidarı şikayet edilecek, şikayetçi olunacak bir iktidar değildir inanmışlığı az kelime ile nasıl çok anlatılabilinirse hem de.

Birinci madde: Parlamenter sistem önerisi.

20 yıllık AKP iktidarında milletin ve muhalefetin ortak dillendirdiği parlamenter sistemi Sayın Karamollaoğlu’nun ilk madde olarak önereceği iddiasındaki Sayın Selvi, bunu da, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin en çok Erdoğan’a zarar vermesine inanmayı ve dert edilmesine bağlıyor.

 İspatı da var Sayın Selvi’nin. “Bu sistem en çok sizi yoruyor, dediği ifade ediliyor.” Kim demiş? Sayın Karamollaoğlu. Kime demiş? Sayın Erdoğan’a.

Cumhurbaşkanlığı makamında kapalı ve gizli yapılan bir görüşmeden bu bilgi kim tarafından nasıl sızdırılmış ki, Sayın Selvi “Saygı” kelimesini dikkate almadan Sayın Karamollaoğlu’nun ağzından “Algı”ya esas duruş yapıyor böyle?

 Bu sistemin Sayın Erdoğan’ı yorduğunu doktorları, partisinin elemanları ve yol gösterici medyacıları görmediler, bilmediler mi. Mesela Sayın Selvi nasıl farketmedi bu durumu da yazmak için Sayın Karamollaoğlu’nu bekledi?

 Bugünkü sisteme temelden karşı çıkmış ve muhalefetini de referandumda “Hayır” diyerek göstermiş Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Sayın Karamollaoğlu’nun, her basın toplantısında “Adalet” anlatmalarını, AKP’nin adındaki Adalet’e vurgu yapmasını sanki hiç duymamış gibi, önüne konulan söylentileri yazmış.

“Toplumda adaletsizlik olduğu algısına inanmayabilirsiniz. Ancak Mimar Sinan’ın, minare eğri diyen çocuğu kırmayarak bir ip getirtip minareyi çektirmesi gibi, sizin de adaletsizlik algısını dikkate alıp toplumu rahatlatacak adımlar atmanızda yarar var.” (Dediği söyleniyor.)

 Sayın Selvi’ye soralım: Bir cumhurbaşkanı, toplumda adaletsizlik olduğuna niçin inanmaz? İstihbaratı mı yok, danışmanları mı saklar, yoksa arşa yükselen ah’lar mı önemsenmiyor?

 “Toplumdaki adaletsizlik algısı”na uydurulmuş bir Mimar Sinan fıkrası, verilecek örnek midir ki, Sayın Cumhurbaşkanı’nın bilgi, kültür ve istihbaratını hiçe sayarcasına görüntülü kandırmalardan medet umuyor Sayın Selvi?

 “Ekonomik sıkıntılar”ı da Sayın Karamollaoğlu’nun ajandasındaki ikinci madde olarak belirten yazar, AKP iktidarında ekonomik sıkıntılar olduğuna inanmıyor olmalı ki, ifade ediliyor deme zahmetine girmemiş bu maddede.

 “Erdoğan, Karamollaoğlu’nu Cumhur İttifakı’na geçmesi yönünde ikna edebilir mi? Sorusuna cevap arandığı iddiasındaki yarı resmi yazar Sayın Selvi’ye bir, iki noktayı hatırlatmak isteriz.

Karamollaoğlu’nun tenkitlerinin doğruluğuna inanması ve hataların düzeltilmesine ikna olması gereken sayın Erdoğan’dır.

Cumhurbaşkanlığı iletişimcilerinin paylaştıkları az zekalılık ürünü kabul resimlerine de bir yorumumuz olacak: Gelenekleri yok edenler,20 yıldır yerlerine ne koyacaklarına karar verememişlerdir. Divan mı, numaralı koltuk mu?

ÇARELER MEŞRUİYET İÇİNDEYSE KAPATILACAK AĞIZLARDIR

“Ve biliyoruz ki HDP hakkında bir kapatma davası var. Yani bir parti meşruiyetini kaybederse seçime katılabilir mi?”

Dinin, yasanın ve kamu vicdanının doğru bulduğu şey diye tanımlanır meşru kelimesi. Meşruiyet ise meşru olma durumudur. Yapılanın, işlenenin, eylemin hukuk ve ahlak normuna uygunluğudur.

Mehmet Barlas’ın tartışılan, “Muhalefetin meşruiyet sorunu” başlıklı ve 09.11.2021 tarihli “Fantezili” yazısında anlatımın baş kelimesi olarak kullandığı “Meşruiyet”, siyasi hayatımızda en çok Demirel’in müdafaa malzemesi olmuştu.

“Meşruiyet içinde çareler tükenmez!” Politik olarak her sıkıştırıldığında bu deyimi söyleyerek bir sonraki hamlesi için zaman kazanan Demirel, artık ne olduysa 70’li yılların başından itibaren bir daha ağzına almadı.

“Şer” kökünden ism-i mef’ül olan meşru kelimesi (sözlüklerdeki giriş cümlesi böyledir) İslami literatürde dini kaynaklara dayalı hükümleri ifade ettiğinden olsa gerekti Demirel’in vazgeçmesi. Sonraları yerine “Demokrasi içinde çareler tükenmez”i oturtmaya çalışması karşılık bulmamıştır.

Demokrasilerde çarelerin tükendiğine inananların on yılda bir ihtilal yaptığı bir ülkede altı, yedi kere gelip giden Demirel’in “Şeriatın kestiği parmak acımaz” darb-ı meselinden de vazgeçip, “Kanunun kestiği parmak acımaz” cümlesini yürürlüğe sokmaya çalışması da aynı yıllardadır.

Bir parti meşruiyetini kaybederse, seçmenini, taraftarını da kaybetmez mi?

Vatandaşların bir kısmı meşruiyetini kaybetmiş insanlar mı olur? Gibi sorular Sayın Barlas’a göre fazla fantastik olduğundan o doğrudan dalıyor politika kazanına.

“Yani bir bakarsınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yönettiği CHP kapatılmış ve seçime girmesi yasaklanmış olabilir.”

CHP’nin bir kere 12 Eylül’de yapılan toptan parti kapatmalarından nasiplendiğini bilen Sayın Barlas, şimdi kapatılırsa acaba ne olur fantezisinin peşinde olmayacağına göre, bana sahip çıkın artık siteminde olabilir.

CHP’yi kapatan 12 Eylül’cülerin, bir CHP’liyi Turhan Feyzioğlu’nu başbakan yapmak istemesi ve parti kurduktan sonra Barlas’ın evinde kalan T.Özal’ın, ondan,CHP olmasa da CHP’liler Meclis’te çok ve güçlü olsun taktiği alması da hiç unutulmamalı. Zira Barlas, aynı Sayın Barlas’tır.

Dört partileri kapatılmış Milli Görüş’ün içinden, parti kapatılmasına karşıyız propagandası ile gelenlerin 20 yıl süren iktidarlarında bugün CHP’nin dahi kapatılabileceği konuşuluyorsa, artık kışlar bu ülkede çok zor geçecektir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

03

Abdullah - Ülke maddi ve manevi olarak ucuma dogru gidiyor.Saray zevk sefa pesinde

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 13 Kasım 10:11


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 4.250 TL oldu! Yeni rakamı nasıl buldunuz?