Rant merkezli değil, mahalle merkezli şehirler

Geçen hafta sonu Eskişehir’in Osmanlı’dan kalma Odunpazarı bölgesini gezmeye gitmiştim. Artık Odunpazarı Ankara’nın Beypazarı gibi diğer illerden gelen iç turistler için bir durak haline gelmiş. Odunpazarı, Osmanlı sivil mimarisi özelliklerini taşıyan mimari yapıları, mahalle teşekkülü, camileri, sokak çeşmeleri, türbeleri olan bir yerleşim yeri. Hâlâ insanlar yaşamaktalar. Son zamanlarda yapılan bir takım restorasyon çalışmaları ve kişilere ait evlerin onarım, bakımıyla birer kafeye, lokantaya çevrilerek, yeni müzeler açılarak turistlik hale getirildi. Çok da reklâmı yapıldığı için farklı şehirlerdeki insanların meraklarını celbediyor.

Eskişehir’e ziyarete gelenler hep Odunpazarı bölgesini geziyor. Ne ilk Cumhuriyet döneminde yapılan binaları ve kurulan mahalleleri ziyaret ediyor ne de son zamanlarda yapılan TOKİ binalarını. 

Oysa Eskişehir birçok açıdan modern binaların yapıldığı, Türkiye’nin “Venedik’i” olma iddiasını dillendiren (dünyada şehrin merkezinde nehir geçen sayılı şehirlerdendir), modern yaşam açısından öncü olduğu algısı olan bir şehirdir/kenttir. 

Odunpazarı örneğinde Osmanlı’nın şehir kurma pratiğini ve felsefesini görebiliyoruz. Her ne kadar evler turizm kapsamında ticari alanlara çevrildiyse de. O gün kalabalıklar için çizilmemiş ziyaret rotasından çıkıp Odunpazarı’nın ticarileştirilmemiş sokaklarına girdiğimde sokakta oturan mahalleli teyzeler bana nereden geldiğimi direkt olarak sordular. Çünkü o mahallelerde herkes birbirini tanır, yabancıları bilirler. Bu tür mahalleler annelerin çocuklarını sokakta oynaması konusunda güvensizlik yaşamadığı mekânlarıdır şehirlerin. O mahallelerde komşu teyzeler ve amcalar mahallenin çocuklarını kendi çocukları gibi korurlar, kollarlar.

Odunpazarı’nda yaz mevsimi gezmeye devam ederseniz muhtemelen halen akan ve suyu içilebilen sokak çeşmelerine rast gelirsiniz. Suyu plastik şişelerde içmeye alışanlar için şaşırtıcı olsa da o çeşmelerden içilen sular insanı nasıl serinletir, tahmin edersiniz. Bu mahallelerde her sınıftan insan aynı mahallede oturur. Osmanlı mahallelerinde daha doğrusu İslam medeniyetinin olduğu yerde insanlar para kazanma, kâr etme zihni düşüncesiyle yaşamazlardı. Her gelir seviyesine sahip mahalle sakinleri kötü günlerinde de birbirlerine destek olurlardı. Hiç olmazsa evde tuz kalmayınca kapısı çalınabilecek komşuları vardı, Peygamber Efendimiz, “Cebrail bana komşuya iyilik etmeyi tavsiye edip durdu. Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım” dediği komşulukların yaşandığı mahalleler.

Şimdi ise parayı bulduğunu sananların güvenlik şirketlerine teslim ettikleri sitelerde yaşayıp mahalledeki güvenliği beklediğimiz kentler inşa ettik. En sevdiklerimizin kapısına gittiğimizde bile önce güvenlikle karşılaştığımız toplumsal bağların, aidiyet bağlarının çökertildiği mekânlardayız.

Ülkemizin tarihi mahallelerine sahip Beypazarı, Bursa’nın tarihi bölgeleri gibi yerlerde olan evlerin komşunun evinin üstüne evinin gölgeni düşürme, komşunun güneşini ve rüzgârını kesme temel düşüncesiyle yapılan evlere Odunpazarı’nda da şahit oluyoruz. İnsanın en temel ihtiyacı olan mahremiyeti doğal olarak sağlayan bu evlerde kimse komşusundaki evden gelen sesten rahatsız olmuyor, mahremiyetinin ihlali sebebiyle meydana gelen kavga zemini ortadan kalkıyor. Sükûnet bu yerlere hâkim oluyor. Eskilerin “mahalle sakini” demelerini de tekrardan düşünmeliyiz. Site sakini nasıl da kulaklarda eğreti duruyor, değil mi?

Bu kadar sözü neden ettik? Geçen gün Malatya’da iki katlı bir betonarme bina yıkıldı. Ve haberlerde geçen bilgiye göre dokuz ilden kurtarma ekibi Malatya’da çalıştı. Oysa Osmanlı’nın mahalleyi kurduğu sistem üzerine bir sistem kurulsaydı bir mahalle bu meseleyi çözebilir ve kurtarma çalışmaları yapılabilinirdi. Sık sık depremlerin olduğu ve olacağı bilindiği bir coğrafya tekrardan mahalle ve şehir kurma meselesini ciddi düşünmemizi bir daha hatırlattı Malatya’da çöken bina. Şehirlerimizi hâlâ rant felsefesi üzerine yapmaya devam mı edeceğiz, yoksa zararın neresinden dönülse kârdır diyerek yeni çıkış yolları mı arayacağız?

Osmanlı’dan kalma İslam medeniyeti üzerine inşa edilmiş yerleşim birimlerimizi turizmin bir parçası yapmak, kapitalizmin tüketim parçası haline getirmek yerine bu form üzerinden insanların yaşayacağı şehirler kurmak için bir çıkış yolu olarak düşünme fırsatımız hâlâ var. Başımıza daha büyük afetler gelmeden, depremlerde masum canlarımızı kaybetmeden “rant merkezli” değil yaşanabilir mekânlar ve şehirler kurmak gelecek nesillere karşı vazifemiz de ayrıca.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Elif Örs - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 4.250 TL oldu! Yeni rakamı nasıl buldunuz?