Büyükelçiler, Avrupa Konseyi, AİHM, Kavala ve Türkiye’nin Süreç Yönetimi

İktidarların içeride elleri zora düşünce daha çok dış politikayı kullanmaya çalışmaları bu zamana kadar hep olagelmiştir. Bu sadece Türkiye’ye has bir durum da değildir. Türkiye son yıllarda maalesef olması gerekenden fazla iç ve dış politikanın iç içe geçtiği bir dönemi yaşamaktadır. Bu duruma bir örnek de büyükelçilerin Osman Kavala açıklamasıyla birlikte yaşanan gelişmelerdir. 10 büyükelçinin 18 Ekim tarihli açıklamasının ardından, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, “Bakanımıza talimat verdim istenmeyen kişi ilan edilsinler” beyanından sonra ilgili bakanın ortada hiç görünmemesi ve ancak zaman sonra basına, “Bavullarını toplamaya başlayanlar da olmuş” şeklinde konuşması da dikkatlerden kaçmamıştır.
Bilindiği gibi Amerika Birleşik Devletleri ( ABD) Büyükelçiliği sosyal medya hesabından yapılan paylaşımla tartışmalar alevlenmişti. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) serbest bırakılmasını istediği Osman Kavala’nın tutukluluğunun dördüncü yıl dönümü münasebetiyle konu gündeme getirilmişti. Paylaşımda Almanya, Fransa, Finlandiya, Kanada ve Norveç gibi ülkelerin de imzası vardı. İlginç olan nokta bu elçilikler karar almış, nasılsa ortak hareket etmiş ve aynı anda paylaşım yapmışlar veya paylaşılanı retweet ederek düğmeye basmışlardı.
Elbette, bağımsız hiçbir ülkenin kabul edemeyeceği bu tarz, ülke içinde doğal olarak tepki ile karşılandı. Büyükelçilerin görevli oldukları bir ülkede yargı kararlarına bu denli müdahil olmaya çalışmaları diplomatik kuralların çiğnenmesi anlamına geliyordu. Zaten Diplomatik İlişkileri düzenleyen Viyana Sözleşmesi’nin 41. Maddesi bir diplomata, bulunduğu ülkenin yasalarına karşı saygılı olmasını gerektiğini söylüyordu.
Diğer taraftan Osman Kavala gibi isimlerin 2013 Taksim Gezi Parkı olaylarını desteklemeleri ve finanse etmeleri gibi suçlama ile tutuklanmaları hukuki açıdan tartışılabilir. Yine aynı kişilerin 2016 başarısız darbe girişiminde rol aldıkları gerekçesi ile haklarında davalar da açılabilir. Ancak AİHM’nin tahliye kararları yerel mahkemelerce ele alınıp hukuki olarak ve usullere uygunluk boyutlarıyla açıklamalar yapılabilirdi.
Malum olduğu üzere mahkeme süreci devam ettiği müddetçe yargıyı etkileyebilecek davranış ve beyanlardan uzak durmak esastır. Ama yargılamanın da şeffaf olması ve sanıklara yönelik iddianamelerin de ulaşılabilir olması gerekir. Şeffaflığın olmadığı ortamlar veya siyasi iradenin yargılamalarda doğrudan etkili olduğu algısı, hiç de üzerlerine vazife olmadığı halde, büyükelçiler meselesinde olduğu gibi birilerinin ekmeğine yağ sürebilir. Mevcut iktidarın son dönemlerde ülkeyi getirdiği bu durum asıl üzerinde tartışılması gereken noktadır. Zaten Osman Kavala’nın da bundan sonraki duruşmalara katılıp savunma yapmasının bir anlamı kalmadığı için katılmama kararı aldığı açıklaması da ülkemize karşı mutlaka kullanılacaktır.
Ayrıca her ne kadar Türkiye, Avrupa Birliği (AB) üyesi olmasa da 47 üyeli Avrupa Konseyi’nin (AK) ilk kurucu (1950 yılında 13. üye) ülkelerindendir. 2019 yılında Avrupa Konseyi Osman Kavala’nın tutukluluğunun siyasi sebeplere dayandığını ve bu yüzden tahliye edilmesini istemişti. Yine konsey Eylül ayında yayınlanan bildiride Kasım ayı sonunda yapılacak toplantıya kadar tahliye işlemi gerçekleşmezse Türkiye’nin üyeliği hakkında ihlal süreci başlatacağını duyurmuştu. Bu sürecin sonunda da Türkiye’nin konsey kararları üzerine oy hakkını kaybedeceği belirtilmektedir.
Bununla birlikte “Macar Yahudi’si” olarak tanımlanan George Soros’un finansal bir spekülatör olduğu da bilinen bir gerçektir. Bizzat kendi web sitelerinde faaliyetleri alanlarını "eski Sovyet imparatorluğu içindeki birçok ülkede demokratik hükümetlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunmak" olarak açıklıyorlar. Siz kimsiniz, hangi gerekçeyle bu hakkı kendinizde buluyorsunuz, vakfınızın adını “Açık Toplum” olarak belirlemişsiniz ama birçok faaliyetinizin açık olmadığına dair genel bir kanaat çoğu kimsede neden var gibi sorulara ikna edici bir cevap veremediklerini de bu arada belirtmekte fayda var. Ayrıca Soros’un faaliyetlerinden memnun olmayan ülkelerin başında Rusya ve Pakistan gibi ülkeler geliyor. Açık Toplum Vakfı şubelerinin faaliyet göstermesi bu ülkelerde yasaklanmıştır. Türkiye’de ise Gezi olayları ve 15 Temmuz başarısız darbe girişimlerinin arkasında hep bu tür kuruluşların olduğu iddia edildiği için 2018 yılında faaliyetleri sona erdirilmiştir. Bu vakfın Türkiye’deki kurucu mütevelli heyetinde bulunan ve başkanlık yapan Can Paker’in iktidar ile yakın ilişkiler içinde olduğu da bugün artık herkes tarafından bilinmektedir. Çözüm Süreci’nde oluşturulan Akil İnsanlar Heyeti’nin Doğu Anadolu Bölge Başkanı da yine Can Paker olarak belirlenmişti. Bütün bunlar hiç yaşanmamış gibi Soros’u ve Türkiye’deki bağlantılarını bugün keşfetmiş gibi hareket etmek anlaşılabilir bir durum değildir.
Dolayısıyla söylemek istediğim o ki, Osman Kavala gibi insanlara yöneltilen suçlamalar oldukça ciddidir. Ama bu kadar ciddi suçlamalarla karşı karşıya kalan insanların şeffaf bir şekilde yargılanmaları en doğru olan yol ve yöntemdir. Büyükelçilerin “hadsiz hatırlatmalarına” karşı Türkiye sesini yükselterek iddianameleri açık bir şekilde kamuoyuyla paylaşarak adım atabilirdi. Bunlar ortaya konulmadığı için Türkiye birilerinin gözünde yine hukukun üstünlüğünün tartışmalı olduğu bir ülke gibi algılanmaya devam edecektir. Zaten büyükelçiler de “geri adım” olarak nitelendirilen ve bir “zafer”miş gibi sunulan iki cümlelik bir sosyal medya mesajı ile Viyana Konvansiyonu’na uyacaklarını bildirmişlerdir. Elbette elçilik mensupları bulundukları ülkelerde misafir statüsünde olup ev sahibi ülkenin iç işleyişine karışmaları beklenemez. Böylesine “tabii” ve “geleneklere uygun normal” bir beklentinin mesaj olarak verilmesinden iç siyasete yönelik bir zafer edası çıkarmak da bundan sonraki kararları yanlış etkileyebilir. Kaldı ki ABD Dışişleri Sözcüsü’nün, “18 Ekim tarihli Kavala açıklaması Viyana Sözleşmesi’nin 41. Maddesi’ne aykırı değildir” açıklaması da Türkiye’de iç kamuoyuna sunulduğu gibi “elçilikler gerçekten geri adım attılar mı” sorusunu akıllara getirmiştir. Bu ifadeleri tekrar hatırlatmakla, derdimin çatışma ve ayrışmayı körüklemek olmadığını da ifade etmek isterim.
Diğer taraftan Avrupa Birliği’nin üyelik müzakereleri ve ilerleme raporlarının yayınlanmasından sonra Dışişleri Bakanlığı’nın ilk tepkisinin “bu rapor yok hükmündedir” olması artık sıradan bir reaksiyon haline gelmiş ve hiçbir ağırlığı kalmamıştır. Herhalde raporları hazırlayanlar da bu tepkiyi önceden bildikleri için ilişkiler laçkalaşmış ve ciddiyetten uzaklaşmıştır. AB’nin Türkiye’ye karşı çifte standartlı bakış ve yaklaşımı zaten hep olagelmiştir. Türk tarafının sürekli olarak “hadi yeni fasıl açalım” ısrarına rağmen AB’den olumlu bir cevap gelmemektedir. Gelmesini beklemek de aşırı iyimserlik olur. Asıl olan Türkiye’nin önce kendi içinde bir başka iradenin baskı ve yönlendirmesine ihtiyaç duymadan, kendi vatandaşlarının adalete, hukuka duydukları güveni yeniden inşa etmek olmalıdır. Denetlenen ve sürekli o veya bu gerekçeyle uyarılan ülke olmaktan kurtulmak ve peşinden koşulan ülke olmak ancak böyle sağlanabilir. Hatta dün AB’nin üstenci açıklamalarına karşı“biz kendi ülkemizin refahı ve demokratikleşmesi için kendi Ankara kriterlerimizi belirler ve yolumuza devam ederiz” şeklindeki konuşmalar bugün unutulmuşa benzemektedir.
Dolayısıyla, Kasım ayı sonunda Türkiye’yi oldukça zor bir karar beklemektedir. Ya Osman Kavala’yı tahliye edecek ki bu durumda AİHM’nin talebini karşılamış olacak, ya da tahliye kararı çıkmazsa bu sefer de Avrupa Konseyi’nin üyelikten ihraç sürecini başlatmasına mani olamayacaktır. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Azerbaycan ziyareti dönüşünde uçakta kendisine sorulan Osman Kavala ile ilgili soruya, “Benim sadece tek beklentim var; biz bildiğimizi okuruz. Konsey bildiğini mi okur, okusun. Onlar ne okuyor, dinleriz, görürüz. AİHM'inkini de konseyinkini de dinleriz. Dinledikten sonra da biz üzerimize düşeni yaparız. Gereği neyse bunu yapacağız. Ben, Türkiye Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanı olarak bu makamda bulunduğum sürece üzerime düşen görevi dörtdörtlük yaparım. Acaba şu ne der, bu ne der, bunlara hiç bakmam. Benim aldığım terbiye bu, yetişme tarzım bu. Ölene kadar da aynen bu istikamette devam ederim, devam edeceğim" şeklinde verdiği cevabı Kavala’nın tahliye mesajı olarak yorumlayanlar da olmuştur.
Pastör Andrew Brunson veya Alman vatandaşı gazeteci Deniz Yücel’in tutuklukları esnasında yapılan yüksek perdeden açıklamalar ve sonradan ani olarak tahliye edilmeleri Türkiye’deki adalete duyulan güvene büyük zararlar vermiştir. Toplum, bu insanlar suçluysa neden bırakıldılar, değillerse neden içerdeydiler sorusuna cevap aramak durumunda kalmıştır. Hâlbuki en başından beri, meseleleri rehine krizlerine çevirmeden, şeffaf ve makul bir biçimde yürütmek mümkündü. Bunun için de ilk yapılması gereken şey yargıya müdahale şeklinde algılanacak açıklamalardan uzak durmaktı.
Sonuçta bundan sonar olacakları bekleyip göreceğiz. Ancak Türkiye bireysel tepki ve adımları kurumsal bir çerçeve içine sokamadığı takdirde, her hâl ve şart altında öncelikle kendisi için hukukun üstünlüğünü korumayı öncelemediği müddetçe aldığı kararlar ne olursa olsun muhatapları nezdinde etkisi beklendiği ölçüde olmayacaktır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kaya - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2022 ne kadar olmalı?