Dertler birbirine ulandı önce helallik sonra ilendi

Saadet Partisi lideri Temel Karamollaoğlu konuşuyor, 22 Eylül Çarşamba günkü basın toplantısında. Başta söylemesi gerekeni sonda söylüyor:

“Sayın Cumhurbaşkanı şu anda New York’ta BM’de bir konuşma yaptı; dünyaya nizamat verme arzusu içinde.”

Bu ülkenin liselerinde edebiyat dersi okuyanlar “Nizamat” kelimesini duyduklarında, üzerine tahrir ödevleri yazdıkları Ziya Paşa’nın o ünlü beytini hatırlarlar.

“Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamat

Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde.”

Teseyyüp kelimesinin manasını kayıtsızlık, tembellik, ihmalcilik olarak bilirsek bin türlü sıfatıyla anlatılanlardan biri hemen gelebilir insanın aklına. Mesela İstanbul’un siluetini bozan inşaat üçlüsü sorulduğunda, “Arkadaşımdır. Yık dedim ama yıkmadı” diyen Sayın Erdoğan, vatandaşlardan yükselen çevre hassasiyetlerini farkettiğinde ise “Çevre bizim işimizdir” buyuruyor; o arkadaşını da hariçte tutmadan.

Yani insan vaktini esirgemese, dağ başlarındaki altı hazineli dipsiz göllerin talan edilmesinden, yanarken buraya inşaat yapmayacağız sözü verilen orman arazilerinin yıldızlı oteller olmasına kadar, o bin türlü’nün birkaç yüz tanesini alt alta yazabilir. Kültürümüz o derece arttı.

Başkan Karamollaoğlu konuşuyor: “New York’ta gökdelenler dikmek, bakın biz kalkındık demek, arkasından da borç istemek... Dünyaya nizamat vermeye kalkıyor ama kendisi muhtaç.”

Cümlesini böyle noktalıyor Sayın Başkan Karamollaoğlu; siyasi cevaplamalarda hep söylenip gelen lâedri beytini hatırlatmadan. Belki de gündemi yakan laiklik tartışmalarına hücum düdüğü vermek istemediğinden. “Kendisi muhtaç-ı himmet bir dede / Nerde kaldı gayrıya himmet ede” beytini deseydi, Sayın Cumhurbaşkanı’na dinsel “Dede” makamı verdi, cephesi açılmaz mıydı?

O sadece, Cuma selamlıklarında padişahlara “Senden büyük Allah var!” nidasını eden devlet erkanı gibi yaptı ikazını. “19 yıl sonra yeni hedefler ortaya koyup toplumu ikna edemezsiniz” dedikten sonra haykırdı: “Allah’tan korkun!”

Kapağı, gökyüzüne bakan Erdoğan fotoğraflı ve bizzat Sayın Cumhurbaşkanı tarafından dünyalılara, dünyalarının nasıl “Daha adil” olabileceğini anlatan kitabının reklamına gönderi miydi Sayın Başkan Karamollaoğlu’nun şu tespiti, yoksa mutlaka söylenmesi gereken miydi?

“Sayın Cumhurbaşkanı, BM’de adaletin ne kadar önemli olduğuna vurgu yaptı. Bir yönetici ‘Ben ne kadar da adilim’ diyorken, bu sözleri gerçekleri yansıtmıyorsa, o zaman tabandan isyan gelir.”

“Daha adil bir dünya mümkün” adını vermesini Sayın Cumhurbaşkanı’nın kitabına, 19 yıl biterken ancak düşünülmüş yeni hedeflerden biri mi sayılmalıdır? Şimdi olmasa da sonra mutlaka, gibi bir çağrışımı var zira. Hal buki, göğün ve yeryüzünün adaletle ayakta durduğunu söyler Yunus’umuz yüzyıllar öncesinden.

“Bu yer ü gök arş ü ferş aşk dadı ile kaimdir.

Bünyadı aşktır aşıka her bir arada eli var.”

Basın toplantısına ülkemizin sağlık sisteminde “Sağlıkçılar yurtdışına gidebilmek için çare aramaya başlıyorlar” noktasına gelindiğini vurgulayarak başlayan ve “Bizim sağlık sistemimiz, önümüzdeki yıllarda çok ciddi problemlerle karşı karşıya kalacak endişesini taşıyoruz” tespitini de kayda geçiren başkan Karamollaoğlu’nun analiz ettiği bir diğer konu ise yeni öğretim yılına başlayan öğrencilerimizdi.

“Erdoğan’ın, biz geldiğimizde bir öğrencinin aldığı burs 45 lirayken bugün 650 liraya çıktı, demesinin hiçbir mantığı yok. Çünkü enflasyon bunun üzerinde bir burs gerektiriyor. Hele de bunun karşılığında, elinize dizinize dursun, derseniz o beddua döner sizi çarpar. Babanızın cebinden mi harcıyorsunuz?”

Sayın Cumhurbaşkanı’nın 45 lira ve 650 lira miktarlı burs dediğinin kaynağı da konuşulmalı idi. Onun da üniversiteye başladığı 1973 yılında devletin Kredi ve Yurtlar Kurumu’nun müracaat sahibi öğrencilere iki kefilli senet karşılığında verdiği kredi miktarı 250 lira idi. Galiba 1975 yılında 500 lira yapıldı. Vakıf ve derneklerin 1973 yılı burs bedelleri de 250 lira idi. O burs ve kredilerden istifade etmiş bir talebe olarak söylüyorum bunu.

“Elinize dilinize dursun” bedduasına gelince... Etrafındaki sevgi eksikliği klinik vak’a düzeyine inmiş konuşma yazıcısı danışmanlarına doğru bakar artık insanlarımız; nasıl çarpılacaklarını görmek için.

Sayın Cumhurbaşkanı’nı bu olumsuzluktan ayrı tutmak gerek. Zira o, 15 Temmuz’da kan dökecek hainlere dahi çok önceden, “Ne istediniz de vermedik?” yumuşak üslubuyla seslenmiş, özlemini belirterek kucaklaşmaya çağırmıştı.

Yok, eğer, illa bu ilence muhatap edilen öğrencilerin aileleri de sayın Cumhurbaşkanı’nın partisine oy vermişti gibi sığınmalarla konu gündemde kalsın isteyenler varsa, onlara 1632 No’lu kanunun ilgili maddesini hatırlatmak lüzumu hasıl olur.

“Mâfevkin vazifeden dolayı mâdununa söylediği sözler hakaret sayılmaz!”

Mâfevk: Mevki, rütbe, seviye, servet bakımından yüksek, üst durumunda bulunan.

Mâdun: Mevki, rütbe, seviye, servet bakımından aşağı, alt durumda olan.

Rahmetli Üstad Necip Fazıl olsaydı bu noktada, sözün yalama olduğu yer, derdi.

Çünkü biz, Esat Muhlis Paşa’nın,

“Laf-ı da’vâ-yı enaniyet ne lazım arife

Herkesin alemde bin mâfevki bin mâdûnu var” dediği milletiz.

Madem ki iki lafı bir araya getirmek yahut meramımızı anlatmak için geçmişimizle geleceğimizi birbirine karıştırıyor veya mukayeseye duruyoruz; öyleyse günümüz hükumetinin paraleli bir iktidarın gözündeki öğrenciler ve yurt meselesini belgesiyle koymalıyız.

Yıl 1946. “Milli Şef” devri.

“YURT MESELESİ

Talebe yurtları!.. Bu iş, kendi âleminin ataletine bütün ihtişamiyle gömülü, sezici ve yapıcı bir elin neşterini beklemektedir.

Yurd meselesi, senelerden beri yüksek tahsil gençliğinin en büyük derdi olarak devam edegelmektedir. Onbeş, yirmibin yüksek tahsil gencinin derdi...

 Gençliğin oturma yeri, çalışma salonu ve kışın sıcak köşesi, açık olduğu bütün saatlerde tıklım tıklım dolu olan kahvehanelerdir.

Asırların seyrinde, müminlerin diz çöküp çile çektikleri loş ve rutubetli menderes odalarında barınan; çalışma muhiti olarak kahvehane ve muhallebici dükkanlarını bulabilen, yahut sırtındaki yorgana sarılarak yatağında titreye titreye derslerini hazırlamağa uğraşan; mevcut kütüphane, okuma odası ve hattâ sınıflarda yer kapmak için alaca karanlıkta bekleşen ve hattâ –Fatih medresesindekiler gibi– kirli çamaşırlarını kendi yıkayan bugünkü gençlikten, haklı olarak ne beklenebilir?

Yurt mes’elesi muazzam bir dâvadır; memleket ölçüsünde bir dâva... Ve bu sebepledir ki, devletin başlıca vazifeleri arasında yer alması gerekir.”

Sonra ne mi olmuş? Yine Büyük Doğu’dan öğreniyoruz. –26 Temmuz 1946–

“NE HAZİN!

(Büyük Doğu)’nun 14’üncü sayısında talebe yurtlarına dair bir yazı yazmış ve senelerden beri yüksek tahsil gençliğinin en büyük derdi olarak devam edegelen bu meselenin, kendi aleminin ataletine bütün ihtişamiyle gömülü olduğunu, sezici ve yapıcı bir elin neşterini beklediğini belirtmiştik. Gençliğin çektiği sıkıntıları dilimizin döndüğü kadar umumî efkâra duyurmaya çalıştığımız o sıralarda, bir gün, gazetelerde mühim bir haberle karşılaşmıştık.

‘’Müjde! Yurt meselesi halledildi. Üniversitede hükmi şahsiyeti haiz bir tesis kurulmasına karar verilmiştir. Tesis için CHP 900.000 lira verecektir. Tüccarlarımız da 300.000 liralık bir yardımda bulunmağı vadetmişlerdir.’’

Gazetelerin birinci sayfalarında kalın puntolarla neşredilen bu haber, Üniversite çevresinde çok büyük bir sevinç doğurmuştu.

Bir müddet önce, Üniversite sabık Rektörü Tevfik Sağlam’ın ağzından şu hazin itiraf dökülüverdi:

“CHP 900.000 lira verecekti. Tüccarlarımız da 300.000 lira kadar yardım edecekti. Fakat ne CHP ne de tüccar bu yardımı yapmaktadır. Tasavvur da suya düşmüştür.”

Ta İsmet Paşa gününden beri gelenek olmuş “Yurt krizi” dolayısıyla koyduğumuz belgelere sevinen AKP’lileri biraz üzelim şimdi.

O günlerde dahi bir muhalif basın vardı. Bakınız nasıl haykırıyorlar: En fazla aldananların, aldattıklarını zannedenler olduğunu!

“ŞİMDİ SORUYORUZ:

Madem dört ay geçmeden iş suya düşecekti, neden cicili bicili balonlarla göz boyamaya kalkışıldı? Eğer, gaye, gazeteleri ve gençliği susturmak idiyse, sanırım bu gayelerinde muvaffak oldular. Hakikaten birkaç ay, gazeteler yurt meselesiyle alâkalanmadılar, talebeler –yakında rahat edecekleri ümidiyle– dişlerini sıktılar. Fakat, çok geçmeden acı hakikat belirince, herkes ne derin bir hayal sükutuna kapıldığını anladı. Eğer böyle vaadlerle gençlik aldatılmak isteniyorsa, en fazla aldananların, aldattıklarını zannedenler olduğu pek âşikârdır.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Tarım Kredi Kooperatifi marketi fiyatları pahalı mı?