‘’Serçenin gönlünden şahinlik geçer’’

İnternet sitemize son haftada en çok bir AKP kahramanının adı yazıldı: Damat bey Berat Albayrak.

Ha geldi, ha geliyor! Yakın isimler, uzak duranlar! Görüştükleri, kuyruktakiler! Bakan atamalarına etkisi, gayri çok olacakmış yetkisi si, si, si sisi...

‘’İktidardan Haberler’’in malzemesi insan bu kadar mı amorf olur, belirsiz olur? Renk yok, koku yok, şekil yok. Sürekli iteklenmesine rağmen hedef yok, amacı belli değil. Yüreklere korku mu salmak istiyorlar, yoksa müjde mi veriyorlar; damat dönüyor manşetlerini attırıp, haberlerini yazdırırken? Çizgi roman yıldızı kutsal çocuk, yedi canlı.

Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu haftalık basın toplantısında konuşuyor: “Her yeni bakan yeni bir sistem getireceğini, eğitimi sil baştan ele alacağını iddia ediyor ama birkaç sene sonra görevi değişiyor ve maalesef sonuç hep hüsran.”

“19 yıldır ülkeyi aynı iktidar yönetiyor ama 7 kere bakan değişikliğine gidiyor.”

Bu iki misali bilen, okuyan, duyan herkesin aklına bu ülkede Osmanlı’dan miras bir deyim gelir: “Kaht-ı Rical.”

Yetişmiş, eğitimli insan kıtlığı; devlete liyakatli, ehliyetli, basiretli, ferasetli kalifiye insan bulunamaması manasındaki “Kaht-ı Rical”den “Cihangir” mahlaslı Sultan III. Mustafa’nın da edebiyat kitaplarına yazılan şikayeti var.

“YIKILUPDUR BU CİHAN SANMA Kİ BİZDE DÜZELE

Devleti çarh-ı denî verdi kamu müptezele”

II. Abdülhamit Han’ın da sadrazam tayin etmek için adam bulamadığından yakındığını ve “Ah Kaht-ı rical” diye inlediğini tarih kitapları yazar.

İyisini bulmak için 8’incisini atadı veya (damattan) daha iyisi vardı da atamadı mı gibi AKP’li yevmiyeci katip insanların savunmaları dikkate alınmaz elbette. Lakin çıkılan yolda beraber ıslanılacaklarda kurdun, kuşun(Pelikan mıydı) yavrularını tercih, buraya kadar diye yazdıracak galiba vakanüvislere...

Ord. Prof. Dr. Ethem Menemencioğlu DP’lileri ikaz ediyor, iktidarlarının tam ortası bir yılda:

“KAHT-I RİCAL!

Her memlekette, iyi vasıfta idare edenler mevcut olmamış değildir. Bunların vazifelerini hakkile başararak gereği gibi faydalı olmalarına engel olmuş olan şey, her işin kendileri tarafından başarılabileceği hakkında bir nevi gurura kapılmış olmalarıdır.

 Bu azametlilere göre, esas olan mes’ele, kendilerinin iş başında bulunmalarıdır, öteki mesai arkadaşları ihmali mümkün ve birinin yerine diğerinin konulmasında mahzur olmayan kimselerdir.

Bu kendini beğenmişlik ruh haletinin kötü neticeleri, bazan bugünden yarına belirmeyebilir. Lâkin, uzak ve yakın tatbikatın delâletile kabul etmemek mümkün olamaz ki, bu usul ile ancak, idareye ehil şahsiyetler yerine, becerikli yarım âlimler yahut kurnaz dalkavuklar yetişebilir.

Herhangi bir içtimaî muhit için çöküntü unsuru olduğunu acı tecrübelerle öğrenmiş olan dedelerimiz bu olayı ‘Kaht–ı Rical’ tabirile vecizelendirmişlerdir.”

57.inci ALAYIMIZIN ŞEHADET GÜNLERİNİ HATIRLADIĞIMIZDA NE YANAR İÇİMİZ

‘’Arıburnu muharebelerindeki muvaffakiyeti sebebiyle yarbaylığa terfi ettirilen alay komutanı Hüseyin Avni bey, 13 Ağustos 1915 Cuma günü, Ramazan Bayramının ikinci gününde, alay karargahı yakınlarına düşen bir top mermisiyle hayatını kaybetti.’’

BU BİR TARİH NOTUDUR

Çanakkale’de askerlerinin tamamı şehit olan 57’nci Alayımızdan bahsedeceğiz! Şehadet günlerinin yıldönümü dolayısıyla Çanakkale destanımızın içinden derlediğimiz birkaç belge yazımızı hulus-i kalb ile değerlendirecek tam ve doğru aşk hassasiyetindeki okuyucularımız bilgi hazinelerine katsın istedik.

“Biz ferdî kahramanlık sahneleriyle meşgul olmuyoruz. Yalnız size Bombasırtı vak’asını anlatmadan geçemeyeceğim. Mütekabil siperler arasında mesafemiz sekiz metre, yani ölüm muhakkak, muhakkak.. Birinci siperdekiler, hiçbiri kurtulmamacasına kâmilen düşüyor, ikincidekiler onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar şayanı gıpta bir itidal ve tevekkülle biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor, hiç ufak bir fütur bile göstermiyor; sarsılmak yok!

 Okumak bilenler ellerinde Kur’an-ı Kerim, cennete girmeğe hazırlanıyorlar. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. Bu, Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren şayanı hayret ve tebrik bir misaldir. Emin olmalısınız ki Çanakkale muharebesini kazandıran, bu yüksek ruhtur.”

1918’de mütarekeden az önce, “Yeni Mecmua”nın “Çanakkale” fevkalade sayısında neşredilen bir mülakat, kitap olarak 1930 yılında iki defa basılır. Üçüncü basılışı ise Ekim 1954’tür.

Mustafa Kemal Paşa, Arıburnu Kumandanlığından ayrıldığı gece, Ruşen Eşref Ünaydın’a verdiği mülakatta yukarıya aldığımız cümlelerle anlatmış askerlerini.

Mülakatın devamında neler neler var!

“Pek ziyade zayıflamış ve yorulmuş” kıt’alara yardıma iki piyade alayının geleceğini öğrendiğinde 8’inci ve 9’uncu fırka kumandanlıklarına telefonla diyor ki Mustafa Kemal: “Bu gece Conkbayırı’nda kendilerinden büyük faaliyet talep edeceğim iki piyade alayı için orada bulunan kıtaat vasıtasıyla hiç olmazsa sıcak bir çorba hazırlatmağa imkân bulmanız çok muvafık olur.”

“HİÇ OLMAZSA SICAK BİR ÇORBA”

Gayri aklımıza düşer mi bilmem; her çorba içtiğimizde, şehadete yürüyen iki piyade alayımız için istenen “Sıcak bir çorba” emrindeki o rica.

“Çanakkale Savaşı uzayıp gidiyordu. Düşman karaya asker çıkarıp kıyı boyunca kazdığı siperlere yerleşmişti. Karşımızda da İngiliz donanması toplarını bize çevirmişti. İngiliz askerlerini himayesi altına almıştı.

Donanmayı susturmadıkça düşmanı denize dökmenin yolu yoktu. Donanmayı da susturamamıştık ve susturamıyorduk. Cepheyi dolaştıktan sonra çadırıma geldim, ama aklım hep cephede idi. Ne yapılabilirdi? Bu düşünceyle akşam namazını kıldım ve Allah’ıma yalvardım: ‘Sen bize yardım et Ya Rabbi! Düşmanı denize dökmek için bizden inayetini (yardımını) esirgeme!’

 O gece bir fırtına, bir yağmur, bir sağanak, bir dolu, yer gök birbirine girdi. Sabah uyandığım zaman yağmur kesilmişti.

 Taarruz için de bütün hazırlıklar tamamlandı. Komutanlık ‘İleri!’ emrini verdi. Bütün cephe boyunca taarruza geçtik. Ne olursa olsun düşmanı denize dökecektik. Siperlerdeki düşman ateş etmiyordu. Donanma ateşine aldırmayarak ilerledik, siperlere geldiğimiz zaman şaşırdık. Siperleri su basmış ve düşmanın çoğu boğulmuştu. Sağ kalanları da biz temizledik. Böylece Çanakkale yarımadası düşmandan temizlenmiş oldu. İngiliz donanması da çekip gitti.”

Bu zafer günü yaşanmışlığını da Mareşal Fevzi Çakmak, gazeteci Zekeriya Sertel’e anlatmış.

 Aralık 1945’teki “Tan Gazetesi baskını ve yağmalanması”na bir “makale”den fazla gerekçe arayanlar, “Mareşal Fevzi Çakmak–Zekeriya Sertel” konuşmalarından rahatsız olan “Milli Şef”e ve onu (1) numara yapmak vazifesi verilmişlere uzanırlarsa... Bir varsa, bir yoksa...Ve,

Ruşen Eşref’in, Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal’le mülakatında Erkan-ı Harbiye Reisi Fevzi Çakmak nasıl konuşulmuş, merak ediliyorsa...

“En nihayet, erkanı harbiyemden icap edenlerle beraber bizzat ben de muharebe hattına yaklaşmak lüzumu hissettim. (...) Muharebe hattına giden tek bir yol vardı. (...) Mütemadiyen ateş altında bulunduruluyordu. (...) Hayvandan indim, kolun başına ve mecburi tevakkuf olunan noktaya geldim. (...) Evvela ben yalnız olarak koşar adımla geçtim. Arkamdan ve birbirinden fasıla ile Erkan-ı Harbiye Reisi ve yaverlerim geçtiler.”

(......)

“– Ben 27 teşrinisanide rahatsızlandım.

– Demek her gün sarsıp emellerinden uzaklaştırdığınız düşmanınızın kaçtığını görmediniz.

– Hayır! Fevzi Paşa Hazretlerini yerime tevkil ettim. İstanbul’a geldim.

– Firar haberini nerden aldınız efendim?

– Zannederim on gün sonra, İngilizlerle Fransızların topraklarımızdan kaçtığını İstanbul’da işittik. Bilâhare Erkân-ı Harbiye Reisi’min buna dair verdiği rapora istinaden...”

ÖĞRETMEN ÖĞRETİR BİZE HEM BİZE HEM İKTİDARDAKİLERE

“Ücretli öğretmenler haftada 30 saat derse girdikleri halde aldıkları ücret, kadrolu öğretmenlere ödenen ücretin 3’te 1’i civarında. Eşit işe eşit ücret bu bir kuraldır. Fakat bu yapılan emek ve eğitim sömürüsüdür.”

Saadet Partisi Lideri Temel Karamollaoğlu, 11 Ağustos Çarşamba günkü basın açıklamasında, ülkemizin öğretmenlerinin dertlerini anlatırken, bu cümleleri de kurdu.

Sayın Genel Başkanımızı ilgiyle dinlerken, sözü buraya geldiğinde, bizim de hatırımıza Demirkırat günlerinde neşredilmiş bir mecmuadaki benzer bir olay geldi; aradık, bulduk.

“Ben bir öğretmenim. Yeni evlendim. Eşim de öğretmendir. Bir Anadolu kasabasındayız. Yuvamızın mütavazı bir şekle olsun gelmesi için bütçemize göre üç beş kuruş borçlandık. Fakat Vekâlet bir azizlik etti. 18 saatten fazla okuttuğumuz derslere vereceği ücretleri vermedi.

Bu satırları yazdığım anda alacağımız 406 liradır. Yeni bütçe de çıktı. Acaba ne zaman alacağız?..

Alacaklılar beklemekte, biz ise onlardan kaçmaktayız.”

Mart 1956’dan akseden bu şikâyet, AKP’lilere dayanak olabilir. Yangınlar sönmeden çıkarılan turizimcilik kanunlarını 1982’de vardı diye gerekçelendiriyorlar ya hani.

Bizimkisi bir nevi yardımcı olmaktır. Bilgilerinize....

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Kulisi Hulisi - MTTB'yi yaz sayın Tuncer... Abdullah Gül'ü yaz... İsmail Kahraman'ı yaz... Eskilerden yaz... Yavlum Mesut'u yaz... Dön baba dön'ü kaleme al... Çok hoooş oluyo...

Yanıtla . 2Beğen . 0Beğenme 14 Ağustos 21:39


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?