Söz konusu Milli Görüş ise Karalamacı’lara karşı tezler

‘’Ne pahasına olursa olsun çıkarın o adamı oradan!”

Demirel’e söyletilen bu cümle ile başlamıştı Türkiye’nin “Milli Görüş” mücadelesi.

“O adam” Erbakan’dı.

Çıkarılacak yer TOBB Başkanlık makamıydı.

Emri uygulayacaklar Ankara Emniyeti’nin tüm görevlileriydi; fakat!

Fakat!

Demirel’e söyletenlerin niyetinde bir tek TOBB Başkanlığı yoktu; Başbakanlık makamını ve oraya giden yolları da kapsıyordu bu canhıraş feryat!

“Ne pahasına olursa olsun” diyorlardı.

Neleri göze almadılar ki? 12 Mart’tan başla, say sayabildiğin kadar. AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı sayın Erdoğan’ın “Saadet diye bir particik varmış” demesi son değil.

O yıllarda farmason sıfatıyla bilinen Demirel en az kendisini konuşturan arkasındakiler kadar tanıyordu “O adam” Erbakan’ı. Acelesi vardı. Rutin dışına ilk çıkıyordu. Devlet durup dururken cinayet işlemez mazeretini henüz üretmemiş olduğundan... Dan... Dan...

Hiçbir gazeteci üstünde durmadı Demirel’deki bu sendromun. Siyasetine ve partisine karşı bilinen “Solcu” etiketlilerimizin aklında ise önce “Erbakan”a muhaliflik vardı. Zira eğitimleri o yöndeydi.

Demirel ve görüntüsünü sağlayanlar değildi elbette “O adam” Erbakan’ı tanıyanlar. Anadolu da tanımaya başlamıştı. 1957’de rahmetli Menderes’in Atatürk Üniversitesi’ni kurduğu Erzurum’un Sanayi Odası Başkanı yıllar sonra konuşacaktı: “Erzurum matbaa ile Necmettin Erbakan TOBB sekreteri olduğunda tanıştı.” Dahasını, yani diğer Sanayi Odası Başkanlarının dediklerini kim kayda aldı?

Gazetelerde, bilhassa Tercüman Gazetesi’nde “Kendisini makama kilitledi. Devletin polisine direniyor, kapıyı açmıyor!” haberleri ünlenirken “O adam” Erbakan yazdırabildiği tüm evrakları imzalıyordu. İşte destan böyle başladı!

Farmason Demirel’in korkusunu soğutmadan Anadolu insanının Demirkırat yapmaya çalıştığı Adalet Partisi’ne kaydını yaptıran Erbakan, Demirel’in o günlerde manasını bilmeden çok sık kullandığı ve fakat sonra da unuttuğu “Meşruiyet içinde çareler tükenmez” kaidesini uygulayarak ona ve arkasındakilere meydan okuyordu. Mücadelemi tüm vatan sathına yayacağım. TOBB ne ki?

“Demirel veto etti” haberiyle zihinlere, gücün Demirel’de olduğu hissini yaymaya çalışırken gazeteler, o, gelecekteki lüzumsuz konuşacakları susturma eylemindeydi. “ (AP’de denemeden siyasete başlarsam...) Erbakan solun karşısında sağı böldü diyeceklerdi.”

Demediler mi?

“Nurcu” yaftalı milletvekillerinin tek tek terketme ihanetlerinden sonra; 1977 seçimlerinden sonra; Demirel’in şapkasıyla bir daha gelmesinden sonra; adını yazmayacağım ve fakat içlerinden FETÖ çıkacak “Nurcu”culuğu tescilli ve az satan bir gazetenin yazar ve çizerlerinin desteğindeki bir “Sağcı” gazetede bakınız neler demişler?

 “Patron” şahsında tüm “Sağcı”ları anlatıyor(Ağustos 1977):

“AP’li değilim. Bu partiye hiçbir zaman üye olmuş değilim. Ne 1969’da... Ne başka bir zaman...

AP’den milletvekili adayı olmak için herhangi bir tarihte müracaatım da olmamıştır. Böyle bir müracaatım olmadığı için, Süleyman Demirel tarafından veto edilmem de bahis konusu olmamıştır hiç...

Yapan kim ise, o cevap versin, O’na sorunuz.”

Bunları geçip geriye dönelim.

Türkiye 1969 yılına geldiğinde Konya diğer illere fark atmıştı; zaferle taçlanan il olarak. Bağımsız adayları Erbakan’a üç milletvekiline yeten oydan fazlasını vermişlerdi.

Tesadüf değildi Konya’nın bu tavrı. 1965 seçimlerinden sonra o bölgenin ihtiyarları hayal kırıklıklarının sebebini fısıltı ile yayıyorlardı birbirlerine: “Bizim mason, Sağır’ın adamı imiş!” Bu rivayetin ötesinde, Demirel’in, ziyaretine gelen Konya heyetlerine (Mesela Elmalı’lının DİB’dan alınmasına itiraz eden) soğuk durmasının da etkisi vardı bu patlamada. (Mason ve sağır kelimeleri kod adı gibi düşünülsün. Hakaret veya eksikleme kesinlikle yoktur. O günlerde konuşmalarda böyle geçiyordu.)

“O adam” Erbakan’la o Konya günlerinde kader birliği edenler sevinç ve gururlarını yıldan yıla taşırken, Demirel görüntüsünün ardı da geleceği planlamaya başlamıştı. “Tik”li bir parti hazırlığı vardı tezgahlarında.

Kıymeti, değeri, hedefi, şahsiyeti “paha” biçilemeyerek dünyaya ilan edilmiş “O adam” Erbakan, 1970 Ocak’ta Milli Nizam Partisi’ni kurmuş ve yurt çapında teşkilat çalışmasına başlamıştı.

Bülent Ecevit’in, Ortanın Solu’na karşı yapıldığı iddiasını dillendirdiği 12 Mart’ta Ortanın Solu’nun mucidi İnönü’nün desteğindeki Erim hükümetinin ilk icraatı 1971 Mayıs’ında MNP’ni “Ne pahasına olursa olsun” kapatmak olmuştur.

Partisi kapatılmış bir siyasi lider, ülkesinin birçok ilinde sıkıyönetim uygulanıyorken ne yapacaktı?

Sözü Erbakan’ın İsviçre’ye gitmesine getirmeden önce, bu ülkedeki yaşanmışlıkları iyi bilmek ve gözlemlemiş olmak gerek de diyoruz ve sadece bir olaydaki planları alt üst eden bir tavra dikkatleri çekmek istiyoruz.

MNP’nin kapatıldığı TRT ajansı ile duyurulduğunda bir vilayet merkezine kalkıp gider bir vatandaşımız. Gece yarısı, sora sora bulduğu İl Başkanının evindedir. Partiye üye kaydının yapılmasını rica eder. Sabah olsun cevabına, hayır diyerek direnir. Sabah gelip senden defterlerini götürdüklerinde, kayıtlarda ismimin olmasını istiyorum. Kapatma gerekçesine göre benim adım orada olmalıdır.

“O adam” Erbakan’ın ilk partisi kapatıldığında bu ve benzeri çok olayı çok dinlemişti gazeteciler yaşayan tanıklarından. MNP diğer partiler gibi değildi; mesuliyeti vardı.

Türkiye’de çok parti kapatılmıştır. Hemen hemen hepsinin hiç ağlayanı olmamıştır. Tik’li parti DP’nin kapatılması ayrı. Her Erbakan anlatanın bir bahaneyle şişirmeye çalıştığı Demirel’in ünlü AP’si kapatıldığında ise ağlayan tek kişi, oraya dönmeyi erdem sayan ve Bozbeyli’yi adam sandığını itiraf eden Sadettin Bilgiç’ti. Demirel, intikam için DYP ile yola devam etmeyi tercih etmiş, AP’ni silmişti kafasından.

Türkiye siyasetinin en yeni liderinin İsviçre’ye dinlenme ve tedavi maksatlı gitmesini dillerine dolayanlar, rahmetli Erbakan’ın insanımızı koruma gayesini de gözlerden saklıyorlardı.

Daha bir yıllıkken partileri kapatılmış Anadolu’nun yola düşmeye niyetlenmiş o insanları, heyet heyet Erbakan ziyaretine gelseler ve görev isteseler, Türkiye’de neler olurdu? Üstelik sıkıyönetim sıkmakta iken herkesi.

Tercüman ve Cumhuriyet gazetelerinin manşetleri ortak olurdu: Partisi kapatılan Erbakan yasak tanımıyor! 

“1973 seçimlerinden önce Türkiye’ye döndü. Dönüşüyle ilgili olarak Demirel’in Adalet Partisi’nin oylarını bölmek amacıyla Orgeneral Muhsin Batur ve Orgeneral Turgut Sunalp iknasıyla yurda döndüğü iddia edildi.”

Erbakan biyografilerine bu ve benzer açıklamaları yazanlar, herkesi kör, alemi sersem sanma bahtsızlığını yaşayanlardır. Bir taş attım havaya; nasıl olsa derenin kuşu çok.

1980 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Erbakan’ın Muhsin Batur’a oy vermesini burada kullananlar, asıl hedefin Ecevit’in yönetememesinin ve CHP’nin ikinci bir yüz taşıdığının ifşası olduğunu neden bilmezler?

Muhsin Batur, MNP’ni kapatan 12 Mart’çı. Erbakan davetciliği de ne yakışır havacivama...

 Turgut Sunalp ise siyasette K.Evren’in satrancında at olmuş biri. Erbakan’a merakı olsaydı partisine (MSP) gelmeyi düşünmez miydi?

1973 seçimlerinde AP oylarının bölünmesine gelince... Kurulan tezgahın gayesi bu iddianın tam tersidir.

AP’nin içinden Bozbeyli ve Bilgiç’in Tik’li DP’sini çıkaranların tutturmak istedikleri hedef MSP’nin “sağda” birinci parti olmasını önlemekti.

Demirel’in Yahya’sına karşılığın ötesinde içinden çıktıkları AP’den farklı politik vaatleri olmamasına rağmen, plancıların sağladığı “Bayar desteği” ile Türkiye çapında MSP’ne yakın oy alarak MSP’nin birinci parti olmasını engelleyen Tik’li DP’nin Türk siyasetine kazandırdığı tek cümle yoktur. Üstelik Erbakan’la anılan Konya’yı hedeflerine koyan o plancılar, 6 milletvekilli DP masrafıyla ikinci Erbakan patlamasını önlemişlerdir.

Ecevit’e yol açmak için Feyzioğlu tipindeki politikacıları CHP’den uzaklaştırıp ve “Sağcı”laştırarak (CGP) seçime sokanların hesaplarında da MSP’nin “Sağda” birinci parti olmasını engellemek vardı. Zira MSP’nin ardına düşmüş bir AP çözülecek ve dağılacaktı.

“Ferruh Bozbeyli’nin Demokratik Parti macerası hitam buldu. Son kongresinde partinin feshine, mallarının Kızılay’a devrine karar verildi. Münakaşalar, kavgalar oldu. Vah, vah! Yazık! Yaktın bizi gibi feryatlar duyuldu.”

Mayıs 1980’de, DP’nin sonu böyle yazılmıştı gazetelerde. Geçiştirilen “Yaktın bizi!” feryadına dikkat edilsin lütfen. Adı anılan DP, Anadolu esnafının ve küçük sanayicisinin sırtına yükletilmişti. Tüm masrafları çekenlerin umutlarının yok edilmesinin ötesindeki maddi kayıpları ise o insanların “Belinin kırılması” demekti. Bu netice, MSP’nin birinciliğinin önlenmesinden daha fazla sevindirmiş olmalı arkalardaki o plancıları.

“Tarih belki de Bozbeyli’yi ve partisini fazla kaydetmeye lüzum görmeyecek, bir iki cümle ile geçiverecektir” yorumu ile yazısını noktalayan o yazar insanımız, nerden bilecekti o gün, konfeksiyon ürünü politikacılardan T.Özal’ın Başbakanlığında İş Bankası yönetimine Bozbeyli’yi atamasıyla (Onca genç insanımıza rağmen) ücretinin son taksitinin de ödeneceğini.

Bozbeyli’nin yüklendiği MSP’ni engellemek görevlerini de yazacağına inandığımız tarih tekerrür ediyor.

1973 seçimlerinden önce olanlar, bugün AKP günlerinde de oluyor tespiti doğru bir tespittir.

O gün AP tek muhatap olarak CHP’ni gösteriyor, MSP’nin vaatlerine ve planlarına yokmuş muamelesi yapıyordu; kartel basınının paralelinde hem de. Tıpkı bugün AKP’ne verilen görev gibi...

O gün AP’nin içinden DP çıkararak, ülkenin dikkatinin yönü değiştirilmişti. Bugün de AKP içinden bir olmadı iki parti çıkarılarak Saadet Partisi’nin dolduracağı alanlara duvar örmeye çalışılıyor.

O gün de medya iktidarcı idi, tıpkı bugünkü gibi... Bir farkla; bugün gazeteleri satış özürlüdür.

Milli Görüş’ün son halkası Saadet Partisi’nin 20. Kuruluş yılından ilk günlerine doğru, doğru baktığımızda görünenlerden bir hatırlatma yaptık. Devamı başka bir zaman, başka bir yazıda olsun.

“BAŞKA ALEMLERE FARKIMIZ BİZİM’’

Fedakâr insanlarımızdan Cuma Şahin’in Facebook’unda okumuştum 90’lı yılların delikanlısı bir Adanalı gencin seslenişini ve serzenişini...

“Mücahid Erbakan’ın, Seyyid Kutub’un, Şehid Halid İslambuli’nin, Gülbeddin Hikmetyar’ın, Hasan el-Benna’nın, Şah-ı Nakş-ı Bendi, Abdü’l-kadir Geylanî, Mehmet Zahid Kotku Hazeratının muhteşem sözlerini, siyah mürekkepli divitlerle ve özenerek hat sanatıyla yazıp, poster niyetine evimizin duvarlarına...”

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın sayesinde diye başlayan twitinde Genel Müdür, Meclis üyesi, TOKİ Başkanı, Milletvekili ve  Bakan (Çevre ve Şehircilik) olduğunu açıklayan; 17 Aralık operasyonunda oğlu tutuklanan, kendisi de görevden alınan Erdoğan Bayraktar’ın çok konuşulan son twitini okuduğumda hatırlamıştım; yukarıya aldığım Cuma Şahin’in paylaşımını.

Aktüel konu “uykulu görüntüler” üzerine bilimsel destekli twit cümleleri savurmuştu, AKP’nin boşluklarına.

Az bil, iyi uyu dediğini Gorki’nin, Gece ve İnsan nihayetini Sartre’nin anlattığını, Freud’un ise uyuyan kaçar, uyuyamayan yakalanır diyerek tartışmalara son verdiğini, Orhan Boran’ca söylersek “İftiharla takdim eden” AKP’li Erdoğan Bayraktar’ı ben de anlamaya çalıştım. Edebiyat ve felsefecilerimizin bildiği Gorki ve Sartre neyse de iyi bir Darwinci olmayı ne zaman öğrenmişti?

90’lı yıllarda kırkını aştığından, Adanalı gencin okuduğu kitaplara ve yaşadığı ortama aykırılığını inorganik üretimine bağlayacağımız Sayın Bayraktar AKP’lilerce çok benimsenmiş olmalı.

Gerçi bu onların sorunu idi; Darwini bize okutmuyorsunuz ama diyeceklerle de ilgilenmeyecektim, bir gün sonra verdiği cevapta “Vatanımı karıştırmak isteyen hain fetocular; bu ülkeden size ve sizi destekleyenlere ekmek yok!” demesine takıldım lakin.

“Ekmek yok” azarının benzerini bir başka AKP büyüğü de(Bülent Turan) twitine yazmıştı. (Yerim kıymetli. İsteyen tamamını bulsun okusun söz konusu ettiklerimizi.)

“Emperyalizme direnen sağcı da solcu da biziz’ diyoruz. Çatlayın!” Bir an kendimi 70’li yılların CHP mitinginde sanmamdan bir çimdikle ayıldıktan sonra beyefendinin yaşını sordum. 90’lı yıllarda 16 yaşında, ergenliğinin başında imiş. Yani o da yabancı kalmış Adanalımızın anlattıklarına. Dolayısıyla her şey normal şartlar altında oluşmuş.

 Kimi ‘’Sahip’’ rolüne bürünüp “Ekmek yok!” derken, kimi de içlerine yuva yapmış kurtlara tatmin arandığını ‘’Çatlayın’’diyerek ilan ediyordu.

 Türkiye’mde günler böyle geçiyor işte.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder

# CHP

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Altıntaş - 1977 seçimleri sonrası ankara havaalınında görevli olduğum ptt de soh9bet ettiğimiz merhum ferruh bozbeyli 45 mv.ile girdiği seçimde hezimete uğramış olmanın verdiği ruh haliyle benim msp li olduğumu anlayınca msp de misyonunu tamamladı demişti.

Kendisine cevaben şu ifadeyi kullanmıştım

Bizim gücümüz kelle ayısı ile ölçümez bir davanın gücü o davaya gönül veren insanların fedakârlığı ile ölçülür bi açıdan bakıldığında msp 'nin dünyanın en güçlü partisi olduğunu söyleyebiliriz demiştim.

Kendisi gülümsemeyle yetinmişti.

Ben bu gün aynı düşüncedeyim.

Selamlar sevgiler saygılar ve başarı dileklerimle.

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 31 Temmuz 09:52


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?