Bir Şehre Vardım*

Son günlerde ülke gündemimizde yine ülkesinde yaşanan kargaşa, savaş gibi insan yaşamının tehlikede olduğu ülkelerden gelen insanlar var. Haberler bu durumu “Afgan mülteciler/Suriye’den gelen mülteciler yine sınırlara dayandılar, sınırımızı geçtiler” gibi başlık ve “tehlikeli” olduğu içerikli haberler ile veriliyor. Şunun belirtmeden geçmeyelim; Türkiye’nin kabul ettiği kanunlara göre sadece Avrupa ve Batı ülkelerinden gelen mültecidir. Mülteciliğin Birleşmiş Milletler’e göre hukuki pozisyonu ve hakları var. Türkiye de bu hakları Batı’dan gelen kişilere vermiş durumdadır. Hukuki durum hâlâ da böyle. Yani demokrat muhafazakâr iktidarın kargaşa, savaş durumu olan ülkelerden gelen göç dalgalarında lanse ettiği gibi ülke olarak o insanlara kapımızı açtığımızı söylediklerinde bile ortada hiçbir zaman ensar/muhacir durumu gerçekleşmedi. Her zaman Batı’dan gelen göçmen diğerlerine göre hakları olan ve insan yerine konan oldu. Bu konuyu belirtmeden geçemezdik.

Günlük siyaset ve haberler insanları hem oyalıyor hem de insanları düşmanlaştırıyor. Verilen haberler ve iktidarın olaylar üzerinden geliştirdiği refleksler, uyguladığı tutarsız politikalar sonucu zamanında üç kıtada adaleti hakim kılmış, savaşlarda savaş arasında düşman askerinin bile yarasını saran ve savaşa öyle devam, kanadı kırılan göçmen kuşlar için vakıf kurup onlara bakan, yolda kalmışlara üç gün bedava hizmet eden hanlar yapan, sıcak yaz günlerinde şehirdeki insanların serinlediği çeşmeleri mahallelerine yapan milletimiz ırkçılık temelinde herkese düşman haline getirildi. Bu da bahsi diğer mevzu.

Ülkede yaşanılan onca olaylara rağmen esas meseleye bir türlü gelemiyoruz, belki de bilerek gelmiyoruz. Acilen çözülmesi gereken meseleler yanında Erbakan Hocamızın her zaman yaptığı gibi işin temeline inme bir türlü olmuyor. Kısa vadede konuşma, ekranlarda tartışma, yeni konu gelince yeni konuyu konuş, tartış, toplumu kamplaştır… Bu kısır döngü devam ediyor. Esas meseleyi konuşamıyoruz.

Kapitalizm/ırkçı emperyalizm yirminci yüzyıla girerken kendi sömürü sistemine engel gördüğü Osmanlı Devleti’ne savaş açarak yıkmış, Osmanlı Devleti’nden sonra Osmanlı topraklarında irili ufaklı kırka yakın devlet çıkarmıştı. Müslümanların elinden halifesini ve devletini almış ama şehirlerini Müslümanların elinden alamamıştı. Şehirler Müslümanların yaşayabildiği dini ahkamın tatbik edilen mekânın adıdır. Biz Müslümanlar nüfus açısından büyük olan yerleşimlere demiyoruz şehir diye. İslam ahkamının uygulandığı, toplum arasındaki ilişkilerin -başka din mensupları da olsa- İslam’ın düzenlediği yerleşim birimidir. Şehirlerde hayat ezanlara göre belirlenen, insanların ilişkilerinde mahremiyet olan, kapı tokmaklarında bile haremlik-selamlık emrini yerine getiren beldelerdir. Şehirlerde insan Allah’a karşı sorumluluğunu, Allah’ın verdiği nimetlere karşı haddini kısaca hayatı bilir.

Son yıllarda öbek öbek ülkemize göçmen olarak gelen insanlar şehirleri ellerinden alınan insanlar. Ülkeleri yıllardır çeşitli Batılı devletler ama zihniyet olarak ırkçı emperyalizmin işgali altında. Yirminci yüzyılda devletlerimizi yıkanlar artık tek tek şehirlerimizi yok ediyorlar. Modern tarihin en uzun kuşatması olarak tarihe geçen Saraybosna bin 425 gün Sırplar tarafından kesintisiz kuşatıldı. Çeçenistan’da Grozni Rusların ateşinden kaç gün geçirdi kayda geçemedik. Birinci ve ikinci Körfez Savaşı’nda Amerika Bağdat’ı, Basra’yı, Kufe’yi ve nice İslam şehirlerini yerle bir etti. Arap Baharı ile Fas’tan Şam’a şehirlerimiz yerle bir edildi. Oğul Bush dönemi, zorla beyazlaştırılmış siyahi eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın Ortadoğu’da sınırları değişecek dediği ülkelerde şehirler talan edildi. İnsanlarımızın (burada insanımız dünyada var olan her Müslümandır kastettiğimiz) yaşam şehirleri gasp edildi. Eskiden haberlerimiz de Filistin’den bahsederken şimdi şehir şehir Kudüs diyoruz, -hatta bazı İsrail dostları Doğu Kudüs-Batı Kudüs diyor-, Gazze diyoruz, Batı Şeria diyoruz. Ortadoğu’nun İstanbul’u Beyrut şehri önce Fransızların eliyle sonra iç çatışmalarla yok edildi. Balkan şehirlerinin çoğu camileri bir bir yok edildi. Kabil kaç işgal gördü, İngiliz’i ayrı, Rus’u ayrı son yirmi yıldır Amerika işgali… Irkçı emperyalizm savaşları devletlerden şehirlere indirdi ve bir bir İslam’a ait her izi tek tek sildi, silmeye çalışmaya devam ediyor.

Gel gelelim kendi ülkemize. Hiçbir devletin sömürgesi haline getirilemeyen ülkemiz kendi kendine sömürgeleştirildi. Cumhuriyet kurulduktan sonra Batılılaşma sevdasına yeni kurulan rejim İslam’ın izlerini silmek için bir Batılı kadar cefakâr (!) bir şekilde çalıştı. Bu topraklarda bin yıldır İslam’ın bayraktarlığını yapmış Viyana kapılarına kadar dayanmış bu milleti önce alfabesini İslam alfabesinden Latin alfabesine çevirerek kendi dilinden kopardılar. Yeni kurulan devlet her kanunu başka bir Batı ülkesinden tercüme ederek, millerin bünyesine uyup uymadığına bakmadan bu millete yeni bir yaşam dayatmasında bulundu. Bu ülkede İslam’ı hatırlattığı için sanat musikisi yasaklandı ve Türk müziği meyhane musikisi diye yaşayabildi ancak. İşi o kadar ileri götürüldü ki kayıtlarda “Türk evi” diye geçen evlerin inşası yasaklandı. Hani şu gerçekten ev olan, hem kapalı alanı hem de açık alanı avlusu olan, eve girerken Müslüman’ın hassasiyetlerini yansıtan, evin gölgesi komşusuna düşmeyen, komşusunun güneşini kesmeyen, haremliği, selamlığı olan. Şehirlerimiz değiştirildi. İslam’ın ahkamı değil de bir aşağılık kompleksi ile hayran olduğumuz Batı’nın nizamının uygulanmasına çalışıldığı yerler inşa edilmeye başlandı. Mezarlıkların şehir dışına çıkarıldığı -ki bu mezarlıklara genelde “asri” mezarlık denildi- bir ailenin güvenle yaşayabildiği, annelerin çocuklarının sokakta oynamasına korkmadan izin verdiği, mahalleliden birinin başına bir şey geldiğinde tüm mahallenin başına gelmiş gibi davranıldığı mahallelerimiz ortadan kaldırıldı. Yeni kurulan mahallelerin çoğunu adının “Batıkent” olması da tesadüf değildir.

Son yirmi yıldır da “tokileşme” zihniyetiyle şehirlerimiz işgal ediliyor. Merkezlerinde caminin değil alışveriş merkezlerinin olduğu, hayatın fabrika/ çalışma saatlerinin başlangıcına ayarlı, insanı, insan ilişkilerini, doğayı tahrip eden temeli güven değil rant olan yerleşim yerlerinin kurulmasıyla ülkemiz işgal ediliyor. İnancımızı yansıtan “Türk evi” ise bu yerde bir müzedir artık. Yani hayatta fonksiyonu olmayan, tarihin belli zamanında donmuş kalmış şey.

Irkçı emperyalizm coğrafyamızda kimi şehirlerimizi topla, tüfekle, kimyasalla işgal ediyor, bizi de bize dayattığı kent anlayışı, kanunlarla işgal ediyor. İnsanlar Türkiye’ye bir şehre gelme ümidiyle akın akın geliyor. Peki bizde şehir kaldı mı?

*Şehir; İslam ahkamının yaşandığı beldedir. Kent ise sömürü temeline kurulan beldedir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Elif Örs - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?