Varlık alanı

Toplumların içerisine düştüğü karmaşadan, kirden, tozdan toplumun her kesimi az ya da çok etkilenir. Kimse içinde yaşadığı toplumun yaşantısından yüzde yüz ayrışamaz. Onun için toplumun gidişatı bütün toplum kesimleri ile iç içedir. Kendini, içinde yaşadığı toplumdan tamamen soyutlamış hiçbir kesim bulunamaz. Böylesi bir durumda elbette herkesin kendi farklılıklarını yani özelliklerini daha belirginleştirmesi ve onları daha işlevsel hale getirmesi gerekir. Öyle ki bu kendini yoklayış sonucu toplumla kucaklaşmasını doğru biçimde yapabilsin. Yoksa toplumu yozlaştıran sistemin ana mekanizmalarına yakınlaşarak kendini kimse yozlaşmışlıktan, kirlenmişlikten kurtaramaz. Topluma ve geleceğe dair yeni bir ümit ortaya koyamaz. O vakit bu süreçte kendi benliğini daha doğru okuyarak ve ilkeleri, kaideleri öne çıkartarak hem maksimum düzeyde korunma sağlayabilir aynı zamanda minimum düzeyde de kir tutabilir. Böylesi bir durumda elbette ortaya koyduğu söylem ve ilkelerle de topluma ümit sağlayarak bu kaostan çıkışa yardımcı olunabilir. Entegre olmak yerine sözü güçlendirmek ve eyleme dökebilmek önemli bir meziyettir.

Ayrıca tarihin hangi döneminde dişlileri tamamen yozlaşmış, toplumuna zulmedebilen bir sistemin içerisine girilerek oradan bir adalet, hak hukuk anlayışına geçilmesini sağlamış bir topluluk görülmüştür. Bunun bir örneği var mıdır? Hedeflerini ve ümitlerini sadece gücü elinde bulunduran topluluğun içine girerek koruyacak bir anlayış nasıl bir zihin tutulmasının içine düşmüştür ki ilkelerini kaybetmeyi göze almaktadır. Ayrıca kendi merkezini zayıflatacak onun hareket alanını kapatacak adımlar atarak nasıl var olabilme iddiası ortaya konabilir? Bu olsa olsa sadece bir dinamiğe yaslanarak suni bir güç devşirme ile kendi sahip olduğu iç dinamikleri elinde tutmak için çabalayan bir yapının kendi çıkarlarını koruma anlayışı olabilir. Ayriyeten böylesi bir unsur hangi açıdan bir yol, ideal ve toplumsal makuliyet oluşturabilir? Bunun izahının yapılması gerekir. Ve sorulması gereken soru bu sisteme eklenerek hangi değerler muhafaza edilmek isteniyordur? Merkezi zayıflatarak sanki temel değerlerden sapılmış gibi bir açıklama ile ne gibi bir zırha bürünülmek isteniyor.

Siyasal temsiliyeti her zaman sorunlu olmuş bir zihniyet bunalımı ile bu sorunlu ilişki biçimi neyi dönüştürecektir? Hem siyasal dönüşümü hem de toplumsal dönüşümü bu hareket biçimi ile nasıl sağlanabilir? İçeriden ve dışarıdan gelen birtakım etkilerle nereye varılabilir ki? Temel değerler diye sadece bir grubun keyfiyetine göre değişen bir şeyi, her şeyin üstünde tutan, kutsanmış bir şekilde nasıl yol alınacağını tayin etme girişimi hangi kaygıları gidermeye yöneliktir? Belki de fark edilmeyen, görmezden gelinen husus ise büyük ve muhayyel algılarla hatta vehimlerle hareket ederek kendi konumlarını mutlaklaştırılmak isteyen ve bunun elde tutulması için de temel değerler bahane edilerek hakikatin perdelenmesi ve hareketin kendi manevra alanının ve hamlelerinin ertelenmesi tehlikesi göze alınmaktadır. İşte bu noktada ortaya sürülen her konu ince bir tartıda tartılarak aslında neyin olup bittiğini açığa çıkarmayı gerekli kılıyor.

Madem bu kadar yüce hedefler için hareket ediliyor, neden işleyişteki aksaklıklar ihmal ediliyor ve neden sistem ile mücadeleden vazgeçilerek sistemin bir dişlisi olmaya talip olunuyor. Bu istek nasıl oluyor da makulleşebiliyor ve doğal olarak muhataplara bir zaaf olarak gösterilebiliyor. Tezahür eden olayları bir bütün olarak ve tarihsel bir kronoloji ile incelendiğinde birçok tezatla karşı karşıya olunduğu açıkça görülecektir. Toplumun sosyoekonomik yapısı göz ardı edilerek nasıl olur da sürecin müsebbipleri ile aynı saf içerisinde durulabilir? Bu tam manası ile izahtan vareste bir durumdur. Onun için ana merkezi çökertilmiş iddiasından soyutlanmış bir yapı sadece arıza üretir. Suni müdahaleler sadece kaynakları ve imkânları yok eder. Asalak bir yapının da geleceğe kalma ihtimali olamaz. İddiasını muhkemleştirecek ve merkezini güçlü kılacak her adım yarına toplumun umutla bakmasına neden olacaktır. Bu yüzden lafızların arkasına sığınmak yerine manayı taşımaya devam etmek gerekir. Yoksa spikerler de lafızları taşırlar, onun için manaya geçmek ve eylemek, eylerken de en güzel şekilde eylemek gerekir. Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?