Fakirliğe övgü…

Siyasetin dili, üslubu, tavrı, kitle iletişim araçlarının da büyük oranda “güce endeksli” olduğu düşünüldüğünde bir “propaganda bombardımanı” olarak yansıyor kitlelere. Özellikle de düşünmekle, sorgulamakla, yeri geldiğinde eleştirmekle ve toplumsal olarak hakkını savunmakla pek ilgilenmeyen yığınlar, bu propaganda bombardımanlarının öncelikli hedefine dönüşüyor. Mantıken sallantıda olan ve hatta yanlış bilgiler üzerine inşa edilen önermeler bile bu propaganda bombardımanı vasıtasıyla “seçici olmayan” yığınlar üzerinde tesirli olabiliyor.

Siyasetçi, işin veya kendisinin doğası gereği, zaman zaman (gerçeklerden sapmamak koşuluyla) abartıya da kaçabilir, yeri geldiğinde fazlaca iddialı sözler de sarf edebilir. Toplum, buradaki gerçek anlamı ve niyeti sezinleyip ona göre inanıp inanmama noktasındaki tavrını belirler. Siyasetçinin her söylediğine kanmaz, her sözünü “tek gerçek”miş gibi görmez. Aklını, mantığını, vicdanını harekete geçirip muhakeme eder ve bir yargıya varır. Bilinçli toplumlarda böyle olur en azından.

Bizim siyasetçilerimiz de mübalağa etmeyi, pek sevdikleri popülizmin de verdiği bir alışkanlıkla pek seviyorlar. Zamanında 2 anahtar vaadi verenler olmuştu, bugün de “dünyanın en büyük 10 ekonomisi arasına girmeye hiç olmadığı kadar yakın” olduğumuz söyleniyor mesela. Son 4-5 senedir süregelen bir krizden de öte buhran hali ve gözle görülür hale gelen bir fakirleşme ekonomiyi ve insanları kuşattığı günlerde hem de…

Gerçi ekonomik gelişmişlik ve zenginleşme ölçütü olarak “buzdolabı sayısı”ndan bahsedildiğini duyduk yakın zamanlarda. Bu örneği duyan sokaktaki vatandaş da, kendisi ekonomik sıkıntılardan muzdarip olsa, işsiz, borçlu, yoksul olsa bile “takım tutar gibi tuttuğu” partisini savunmak için benzer bir tavrı sergiliyor mesela. Ekonomik sorunlardan, hayat pahalılığından, geçim sıkıntısından söz edenlere “herkesin cebinde lüks telefonlar” olduğundan, “herkesin kapısında 2-3 araba bulunduğundan”(!) bahsedebiliyor. Bunlar “propaganda bombardımanı”nın gücü olduğu kadar, yığınların da kendi sorunlarına yabancılaştırılması açısından “algı”nın gücüne bir örnek herhalde.

Geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sarf ettiği “Avrupa’da benzinin en ucuz olduğu ülkeyiz. Avrupa’dan gelenler ülkemizden depolarını doldurup çıkıyorlar” sözü, ortalama kamuoyuna sahip bir ülkede “bir gerçeğin dillendirilişi” olarak tanımlanırdı. Burada kast edilen “ucuzluğun”, geliri Euro cinsinden olan insanlar ve ülkeler için geçerli olduğu, dolayısıyla buradan çıkan sonucun ise Türk parasının değersizleştiği olduğunu herkes fark ederdi. Ancak Türk kamuoyunun en azından yarısı, bu sözleri kafalara nakşedilen tuhaf “eski Türkiye-yeni Türkiye” kıyası içinde değerlendirdi ve ortada bir başarı(!) olduğunu sandı veya çoğunlukla olduğu gibi sanmak istedi.

Halbuki, çarpıcı veya acı gerçek, günlük hayatta bile karşımızda duruyor. Evet, halkın büyük çoğunluğu maaşlarını dolar veya euro cinsinden almıyor veya tüccarlar, esnafların kazançları döviz cinsinden değil. Gelirler TL cinsinden ama giderler dolaylı veya doğrudan döviz kurlarıyla ilintili. Böyle olunca da TL’deki değer kaybı, ister dolaylı olsun ister doğrudan, halkın cebindeki parayı eritiyor. Bu realite, gündelik yaşamda bile her an karşımızda duruyor, bire bir yaşanan bir durum. Artan hayat pahalılığı, geçinmeyi de zorlaştırıyor, ki halkın en öncelikli sorunu zaten.

1 euronun 10 liranın üzerinde olduğu bir atmosferde, dışarıdan gelenler elbette depolarını burada doldururlar. Geçtiğimiz yıl gurbetçi gençler, marketteki içecek fiyatlarının euro karşılığını hesaplayıp şaşkınlıkla kahkahalar atıyorlardı çektikleri videoda… Bu sene aynı gençler aynı şeyi yapsalar muhtemelen daha da hayret edecekler ve daha da fazla kahkahalar atacaklar. Geçen sene Temmuz’da 7,80 civarında olan euro bugün 10,20’lerde çünkü... TL’nin değer kaybı yüzde 30 civarında. Yani yurtdışından Türkiye’ye gelenlerin ceplerindeki para 1 senede TL cinsinden yüzde 30 arttı. Elbette depoyu Türkiye’de dolduracaklar!

2010 yılında 1 Bulgar levası neredeyse 1 TL’ye eşitken, bugün AB’nin en kişi başına milli geliri en düşük ülkelerinden olan Bulgaristan’ın parası bizim paramızın 5,25 katına ulaşmış durumda. Bundan dolayıdır ki, Edirne’ye Bulgar turist akını yaşanıyor. AB’nin en fakirlerinden olan Bulgarlar için bile “avantajlı” durumdayız maalesef. Milli paramızdaki erime, aynı zamanda da alım gücünün azalmasıyla eşdeğer tabi…

Yani siyasetçilerimiz, iddialı ve cüretkar ifadeler kullanırken durumu biraz abartıp “satın alma gücünün düşmesiyle övünüyor” ve toplumun belli bir kesimi de bunu alkışlıyor. 50 sene önceki tüp, yağ, şeker kuyruğunu dinleyip de “vay be!” diyen insanlar, bu “propaganda bombardımanları” ve “kendi meselelerine yabancılaşma” yüzünden 2021’deki soğan-patates, ucuz ekmek kuyruklarını da, gözle görülür fakirleşmeyi de, kamudaki korkunç israfı da ve tabii “fakirleşmeye övgüyü” de görmüyor.

Hayret etmek dışında ne denebilir ki artık…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Burak Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

04

Dolar Putin - artık bulgaristan gürcistan gibi oturuktan, foktan ülkeler bile kapital ile tanıştı, herkeşin malı mülkü tonla; sosyolizm gelecek halklar mutlu olacak sayıklaması yapan avcunu yalar. ne yani sosyal itler adamın evine girecekler ve; 'bu ev sana büyük emmi, buraya dört aile daha yerleştircez' diyecek ve dede bunu duyunca mutlu olacak, he mi? he, he..

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 26 Temmuz 08:14
03

İbrahim N. - Fakirlik.Eğitimsel bir problem herhalde.İsraf ve tasarruf.Bir zamanlar su israfından kaybetmişti bir grub.Şimdi ise tüm dünya gidecek.Kur'an-ı Kerim'de dünyanın yaratılışının kaç yıl aldığı yazılmış mı?Fakirlik farklı tabi.Diyelim ki düzelttik.Su israfı.Ya ilköğretim,kaybolan yetenekler.Telafi mi?Gerekirse harcansın o puanı almaya baksınlar.Hangi öğrenci olursa olsun.İster dost ister düşman.İsterse sahipsiz.Sür uçuruma öğrenciyi.Yoksa mı,hepimiz herşeyin uzmanıyız!Bunların bir oulu olmalı fakat.Ölçüm iyi yapılmış mı?Ortaokul eğitiminde bir problem var.Fakirlik zaten çok zor.

Yanıtla . 0Beğen . 2Beğenme 21 Temmuz 21:49
02

Mehmet Bozkurt - Çünkü geleneksel dini söylemlerimizde ve günlük pratik hayatlarımızda yoksulluk ya da başka tür maddi zorlukların tıpkı doğa olayları gibi kader olduğu insanın bunlara sabretmesini gerektiği yaşanan somut bir haksızlığa somut bir eleştiri yada eylem yerine haksızlıklara uysal bir koyun gibi boyun egmeyi öğreniyor ve öğretiyoruz

Yanıtla . 0Beğen . 2Beğenme 13 Temmuz 12:04
05

Abdullah Birisi - @Mehmet Bozkurt 02 nolu yoruma cevabı: Kader tamamen yanlış anlaşılmış bir kavram. Biz biliriz ki "Kader, gayrete aşıktır". "Kişinin kaderini kendi boynuna astık(kendi çabasına bağlı kıldık)"

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 01 Eylül 23:00


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Tarım Kredi Kooperatifi marketi fiyatları pahalı mı?