Reklamı Kapat

Bozkurt ocakta, çaylak karşıda Tosuncuk kucakta, Baran çarşıda

AKP hükümetinin küçük ortağı diye anılan MHP’nin Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin bu haftaki konuşmasını haber yapan siteler, tam veya bir kelimesi eksik haliyle bir cümlesini öne çıkarmışlardı.

“Dolandırıcı Tosuncuk nasıl bedel ödeyecekse, Kılıçdaroğlu da ödesin!”

Cümlenin başındaki meslek vurgusunu AKP taraflısı Yeni Akit, Akşam, Haber 7 vesaire gibi bazı sitelerin yazmadıklarını, “Bahçeli–Tosuncuk” kelimeleriyle arama yaparken görmemiz, analizini yazacağımız olayların yanında önemli olmasa da söylenecek bir şeyler yine de vardır.

“Tosuncuk nasıl bedel ödeyecekse...”

Sözlüklerde, gürbüz çocuklar için kullanılan bir sevgi ifadesidir açıklaması yapılan Tosuncuk kelimesini, “Dolandırıcı” sıfatsız yazan bir takım siteler, sayın Bahçeli’ye dede rolü biçerek, acaba onu torun sevgili mi kılmak istediler?

Mehmet Aydın adında bir sakınca mı var ki, “Kırmızı bültenle aranan girişimci”ye Sayın Bahçeli, “Tosuncuk” demiştir? Yoksa ANAP ve AKP’de milletvekilliği ve bakanlık yapan iki ayrı Mehmet Aydın’ın Tosuncuk dediğiyle tam adaş olmalarını mı saklamak istemiştir?

Tosuncuk’un ürediği AKP iktidarının destekçisi MHP’nin Genel Başkanı sayın Bahçeli 30 yaşındaki bir zanlıya “cuk” küçültme ekini hesapsız ve rastgele kullanmış olamaz.

Tercüman gazetesinde Rauf Tamer’in galiba 70’li yılların başında, bazı duvarlarda ünlendirilen Tosun’un, burulmuş yani işlevsiz erkek dana olduğunu yazmasıyla o edebiyattan vazgeçildiğini bildiğini sandığımız sayın Bahçeli’nin cümlesinin devamında bir siyasi rakibinin adını emir kipli bir fiille seslendirmesini de latettayin bir hal sayamayız.

İki bölümde incelemeye çalıştığımız Sayın Bahçeli cümlesinin yine birinci kısmına dönüyoruz. Zira hukukçuların da söz hakkı vardır.

“Dolandırıcı Tosuncuk nasıl bedel ödeyecekse...”

Yargılanmak için Türkiye’yi seçen ve beni Türk hakimleri yargılasın paylaşımını geçen zanlının, daha yargılanmadan bedel ödeyeceğini bir siyasi parti liderinin, üstelik iktidarı destekleyen bir parti liderinin ilan etmesi, yargıyı etkilemeye çalışmak fiiliyle ya düşünürse insanlar?

Sayın Bahçeli, Tosuncuk’un davasına müdahil mağdurlardan mıdır ki, rakibi siyasilerin yargılanmaları dolayısıyla sık kullandığı “En ağır cezalar verilsin” emir kipli cümlesinin benzerini üretmiştir.

“Nasıl bedel ödeyecekse...”

Sayın Bahçeli’nin hangi maksatla böyle muğlak bir cümleyi tercih ettiğini bilmek, iktidarın konu kıtlığı çeken onca kalemşoru varken bize düşmez ama; siyasi bir rakibin bir adi zanlıya ceza bakımından eş edilmesi, o siyasi insana muhalif olsak da kabul edilir bir durum değildir. Rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın “Baba katiliyle baban bir safta” mısraı çağrışıyor düşünce üreten beyinlerde.

Tosuncuk nasıl bedel ödeyecek?

Amuda kalkarak olabilir mi? Yahut Brezilya’ya kadar koşarak...

Ne hikmetse AKP devrinin dolandırıcıları edebiyatla doğrudan alakalı oluyorlar. Duvar edebiyatının temsilcisiyle eşleştirilerek sevimlileştirilmeye çalışılan Tosuncuk’tan sonra sıradaki Baran, bakanlara uçak tahsis etmiş, otel odaları açmış, adı beyitlerde geçen bir ünlü kişidir.

“Bî-baht olanın bağına bir katresi düşmez;

Bârân yerine dürr ü güher yağsa semâdan.”

Avami kültürde “Gökten halka yağsa biri bizim başımıza geçmez” sitemiyle karşılık bulan bu Ziya Paşa beytini, yaban ellerde tutuklanmış ve yine AKP devrinin üretimi bir genç işadamımızı yazmaya durduğumuzda hatırladık.

Köylüsü Özışık’lı iki gazeteci gibi sayın İçişleri Bakanı’na yakın duran ve onlar binlerce dosyalıya hürriyet verirken, önce ayakkabı boyacılığına sonra da “artık döner” sattığına halkı inandıran, uluslararası şirketlerce marketing çalışmalı Baran, hikmetinden sual olunmadan yağmış Soyluların üstüne.

Avrupa’nın bize imrenme nöbetine durduğu Yeni Türkiye’den iki sahnenin özetini ancak böyle yazdıktan sonra eski Türkiye’den nakillerimize geliyor sıra.

LİBYA AH LİBYA

“Libya’nın parçalanması, Kaddafi’nin linç edilerek öldürülmesi olayında kendini Müslüman bilenlerden suçu olanlar, çok dikkatli olsunlar ve gece–gündüz Allah’a iki kere tevbe etsinler.”

 8 Temmuz 2021 Perşembe günkü gazetemizin yazarlarından Mahmut Toptaş hocamızın “Hiçbir Müslümana Batı ağzıyla terörist demeyelim” başlıklı yazısından bir paragrafı çok önemsediğimiz ve herkesin okumasını istediğimiz için buraya aldık.

 Libya ah Libya!

 Kıbrıs Barış Harekatımız ve bize uygulanan ambargo...

 Batı’nın unutmadığı o fotoğraf; Omuzundaki silahları Libya ve Türkiye uçağına yüklerken görüntülenen Kaddafi...

Ve ABD’nin Libya’yı bombalamasını gülerek karşılayan ve ABD’yi alkışlayan T. Özal resmi de büyük acılarımızdandır.

Libya ah Libya!

 Yazının girişinde de belirtildiği gibi bir Mısır dergisinde yayımlanmış bu yazıyı alıntılayan dergimizin adını ve sayısını buraya yazmayacağım. Haklı sebeplerim var. Sadece 1956 yılında yayımlanmış bir dergi diyeceğim. Anlatılan olayın tanıklarının halen yaşadığı yıllar olduğuna inanılsın diye.

Anlatımdaki “Bu hareketi şeref ve haysiyetlerine bir tecavüz sayan islam milletlerinin gençleri” vurgusuna da dikkat kesilsin herkes.

Mustafa Kemal ve Mısırlı Subay

 Mısır’da çıkan haftalık Rozelyusuf dergisinin elimize geçen son sayılarından birinde şu dikkate şayan yazıyı okuduk:

 “1911’de İtalya âni bir surette Trablusgarp limanına kuvvet çıkararak o zamanlarda Türkiye’ye tâbi olan bu vilâyeti istilâya başladı.

 Bu hareketi şeref ve haysiyetlerine bir tecavüz sayan İslâm milletlerinin gençleri arasında hamaset ve mücadele heyecanı oluşturdu.

Libya’nın imdadına koşan gönüllüller, Mısır’a akın etmeye başladı.

 Fakat o sırada Mısır’da her şeye hâkim olan İngiltere, Mısır’ın bîtaraflığını ilân ederek, gönüllülere hududu kapadı.

Bu arada birçok Türk subayları gönüllü sıfatiyle Libya’ya gitmeyi kararlaştırmışlardı. O sırada Türk ordusunun askerî kuvvet nakletmek için kâfi deniz taşıt vasıtaları yoktu.

Türk subaylarının arasında bilâhare Türk inkılâbının önderi olan Mustafa Kemal de vardı. Mustafa Kemal, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet Mısır’a vasıl oldu. Fakat İskenderiye’ye gelince orada hududun kapalı olduğunu öğrendi. Geri dönmek onun için imkânsızdı.

 Mustafa, bedevî kıyafetine girerek Batıya hududa giden trene atladı.

 Hududa gelince arama yapmak için tren durduruldu.

Mısırlı hudut subayı, İskenderiye bölgesinin İngiliz kumandanından Mustafa Kemal’in evsafını havi bir müzekkere almış bu mavi gözlü, sarışın Türk subayının yakalanıp mevcuden Kahire’ye götürülmesi isteniyordu.

 Mısırlı hudut subayı, bu iyi Arapça bilmeyen, mavi gözlü sarışın bedeviye baktı. Baktı. Onu tanıdı. Bu Mustafa Kemal’di... Subay şaşırmıştı. O da İngilizlerin ve İtalyanların aleyhinde idi. Fakat emirler sarihti.

Mısırlı hudut subayı, yolcuların arasına bir göz gezdirdi. Mustafa Kemal’in evsafına az çok benzeyen birisine gözü takıldı.

 Mustafa Kemal’in yerine onu tevkif etmeğe karar verdi.

 O anda iki subayın bakışları karşılaştı. Ve yüzlerinde birçok şeyler ifade eden bir gülümseme belirdi. Türk subayı kapalı hududu geçmişti.

Kahire’ye gönderilen o bedevînin bir yanlışlığa kurban gittiği anlaşılıncaya kadar, Mustafa Kemal çoktan varacağı yere varmıştı...”

(Rıza Ruşen Yücel’in anlattıkları-1954-Ercan Matbaası)

“Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla birlikte Bingazi’ye (Libya) gidiyordu. Trablusgarp Savaşı’na katılacaktı. Yolda bir bedeviye rastladılar. Bu adam, el falından çok iyi anladığını söyleyerek, genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler. Talihlerini öğrenmek istediler.

Sıra Mustafa Kemal’e gelmişti. O, ya fala inanmıyor, yahut bir bedevinin kehanetine itimat etmiyordu. Bununla beraber, arkadaşlarının ısrarına dayanamayarak elini uzattı.

Sarışın subayın yumuşak ellerini sert avuçlarına alan bedevi, bir elin çizgilerine bakarak, yerinden fırladı, ayağa kalktı ve büyük bir heyecanla:

 – Sen ……. diye bağırdı.

 Gülüştüler, bedeviyi bırakıp yollarına devam ettiler.

NEREDE O ESKİ MUHALİFLER?

65 sene önce bu ülkede DP iktidarına muhalif bir dergide yayımlanmış bu yaşanmışlığı, insanlarımız günümüzle ilgilendirmeseler de, zaten biz de o benzemezliğe inanıyoruz, bilgilenilmesinde bir zarar olmaz kanaatimiz dolayısıyla aldık buraya.

O derginin yorumcusu, Halife Mansur’un ağlamasını iyi bulmamış, akılsızlık saymış. Diyor ki: İdam etmemeni anlayabiliriz, lakin ekmeğiyle oynayarak çoluk çocuğuyla süründürebilirdin.

Dedik ya yıl 1956. Nerden icap ettiyse artık, dergilerine koymuşlar bu yazıyı o günün muhalifleri.

Bir adam Halife Mansur’a diyordu ki: “Cenabı Hak sana Müslümanların işini tevdi etti. Sen Müslümanların işini bir tarafa bırakarak paralarını toplamaya koyuldun. Kendinle Müslümanlar arasında taştan topraktan saraylar, demirkapılar, silâhlı askerler ikâme ederek kendini sakladın. Müsellah adamlarını para toplamaya gönderdin. Tabii bunlar tabaanın halinden sana hiç bir şeyler söylemiyorlar. Ancak istediğin birkaç adamı huzuruna bırakıyorlar. Bu yüzden her tarafta yağma ve fesat zuhur etti. Ve sen gafletle puyan kaldın.” Mansur bu sözleri duyunca hıçkıra hıçkıra ağlamış...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket EYT ve genel af çıkar mı?