Varlık Sanrısı

  Var olduğu sürece saray gölgesinde yeşillenen insandan bir anda aydınlanma yaşayıp dünyaya, hayata ve insana dair gerçeği görmesi beklenemez. Herhangi bir tarihsel zamana has kılınmaksızın yaşadığı hayatın kendisi dışındaki insanların güdümünde, onların dilediği formda seyretmesi doğaldır. Şimdiki zamanın ergenleri bunu hilkatten gelen yönetilme arzusu zanneder. Ve böyle bir olguya karşı akılları, yönelimleri, istekleri ancak yönetme hevesine doğru yol alır. Yani insanın güdülmesi gereken bir varlık olduğu; hal ve hareketlerinin, duygu ve düşüncelerinin, arzu ve ihtiyaçlarının yönetilebilir olduğu kanıksanır. Dolayısıyla da üstüne bu türden tahakküm kuranlara karşı çıkmak, baskı unsurlarını bertaraf etmeye çalışmak bir yana, insanın insana karşı ezeli tahakkümünün bir parçası olmayı vazife bilir. Vakti geldiğinde de vazifeye atılmak için içinde bulunduğu vaziyetin imkân ve şeraitini düşünmez. O imkân ve şerait çok namüsait bir mahiyette tezahür ediverir. Ortaya, her yönüyle niteliksiz, kifayetsiz, insafsız ama yeni ve güçlü iktidarlar çıkar.

     Kurulabilen, yaşayabilen, yıkılabilen devletler hiçbir zaman toplumsal sözleşmenin yahut insanlar arasında genel kabul gören bir uzlaşının kurumsallaşmış hali olmamıştır. Ona daha çok güçlülerin, kurnazların, hırsı insan tarafını çoktan aşmış olanların sömürü aracı diye bakmak gerekir. Zira bu işleyişi sağlayanlar, fazlaca kâr getiren bir şirkete kamuoyu desteğini de arkalarına alarak çökmek iştiyakıyla yola koyulurlar. Dolayısıyla insan hayatının her alanını yönetmek derdinde olanların kurumsal aparatı olarak kullanılan devlet yahut vatandaşına dayatma usulü bir akide şeklinde kabul ettirilen devletçilik, kuralları ihlal edilen bir oyun değildir. Kurallı bir oyun değildir. Oyun değildir. Ancak oyunla şekillenen hayatlar, döngünün tanrısal buyruğun izdüşümünde yol almasındansa oluşturdukları düzeni idealize ederler. Böylesi kendileri için güzel gibi görünürken, diğerleri yani insan kalma becerisi gösterenler için de kötü görünmez. Zavallı bir halde görünen insanlık, üstündeki tüm yaptırımları hayata tutunmak için korunması gereken düzenin bir parçası zanneder. Böylece anarşi, kaos, kargaşa olmayacak, kenarına bırakıldığı hayat daha yaşanır görünecektir.

     Düzen diye insana yutturulan yaptırımlar içinde söz konusu kaosun, kargaşanın, anarşinin tanımına gerek duyulmaz. Daha doğrusu bu kavramların neye, kime, ne şekilde karşılık geldiği önemsenmez. Önem, tüm dışlayıcı, düşmanlaştıran, ötekileştiren kavramların kullanım hakkının yine onlardan beslenen muktedirlerin tekelinde olmasıdır. Birtakım insanların üstünlüğü, ayrıcalığı, güçlülüğü; kalanının sömürülmesi, güçsüzlüğü, ezilmişliği belirgindir. Ancak işleyişin bu şekilde olması şikâyet konusu edilemez. Düzen böyledir ve düzenin korunduğu, esirgendiği, kutsandığı yerde kaosa yer yoktur. Herhalde anarşi toplumsal anlamda bu durumun tam zıddının düşünülmesi, düzenin bozulması, suyun bulanmasıdır. Yani ayrıcalığı eline almış grubun ilelebet korunuyor olması, hiçbir surette burnunun kanamaması ve işlerinin yolunda seyretmesi düzen; bir sınıf bilinci gelişmeksizin insanlık için emek sarf edenlerin, ezilenlerin, sömürüye maruz kalanların hak arama girişimleri kaos, kargaşa, anarşi oluşturur. Bunlar çünkü ayrıcalıklı grubun elinde bulundurduğu güce, devlet ideolojisine, sembol olarak kabul ettirilmiş ama ebediyet sağlansın için kutsallık atfedilmiş değerlere karşı tehdit oluşturur. Bir tehlike arz etmediklerine dair ispat, yine hak aramaya yeltenenlere düşer. Döngü onlar için kısır, muktedirler için fevkalade verimlidir.

     Gücün tekelinde kayıt altına alınan tarih, aşırı emek sarf edip isim yapmış, ölümü göze alıp kahramanlıklar serdetmiş bir atın adını yazacak değildir. Bilmem hangi hükümdarın, padişahın, paşanın kazandığı ‘zafer!’ çok daha mühimdir. İşçi, asker ve eyleme iştirak eden halk, birer basit figürandır. Düzenin meskun bulunduğu zamanda ve zeminde olduğu kadar izleyip alkışlayıcı, kutlayıcı, kutsayıcıdır. İçinde ne olup bittiğini hiç bilmediği, kalın duvarlarla, surlarla muhasara edilmiş, kendi evlatları tarafından karın tokluğuna korunan görkemli sarayların gölgesinde barış, huzur, mutluluk, açlık, yokluk, düşkünlük içinde yaşamaya çalışır. O üstüne tahakküm kuran güce zeval gelmesinden korkar. Evladını, kendisinden sadır olabilecek tehlikelere ve içinde bulunduğu topluma karşı muktedirleri, güçlüyü korumak üzere yetiştirir. Sonra güce malik olanlar karşısına dikilip pişkince; ‘sizi aç, susuz, anne babasız bıraktım ama vatansız bırakmadım’ diyecek pervasızlığa erişir. Her tür erişime mutlak anlamda kapalı olan insanlık onurudur.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?