Prens Hastalığı

“Toz konmasın sakın sana

Hakkı geçer halkın sana

Gücenmesin yakın sana

Uzak senden incinmesin.”

(Abdürrahim Karakoç)

Bugün hayatımızın merkezine koyduğumuz her türlü konuda gerçeklerden kaçarak, doğru soruları sormayarak ya ezberlerimizi ya da duygularımızı işin içerisine dahil ederek konuşuyoruz. Kavramların anlamlarından ziyade lafızlarını taşıyoruz. Bu sebeple meseleleri hep yüzeysel olarak görüyor, hep aynı noktalarda hatalar yapıyoruz. Zannediyoruz ki o kadar korunaklıyız ki hatalar bize bir şey yapmaz, bizlerden bir şeyler eksiltmez. Oysa durum hiç de zanlarımızdaki gibi gelişmiyor. Her şey sanki çok tutkulu, çok ateşli ya da başka bir tabirle çok takvalı, çok ihlaslı vb. şekilde temayüz ediyor. Haliyle bizleri hep bir eşikte sürekli bırakıyor. Bu bırakışta temel konu ise hamasetin her şeyimizi esir almasıdır. Bu durum bizi inançlarımızla, esas ve usullerimizle döverek terbiye etmek isteyenlerin kendi namı hesaplarına bir kolaylık sağlıyor. İşte gidip gelip aynı noktadan kırılıyoruz.

Bu da hamasetin zirveye vardığı ve gelenek fetişizminin tavan yaptığı bir popülarite sarhoşluğuna insanları sevk ediyor. Sanki bir insan ağdalı bir dil kullanınca sabahtan akşama kadar birtakım temrinleri zikredince hakikati ifade etmiş gibi bir yanılgı kayığında sürüklenip duruluyor. Kendi saplantısına o kadar bağlanıyor ki hakikat en çıplak hali ile kendini gösterdiğinde bile görmemek için kendi saplantısına kaçıyor. Neyin nasıl olduğunu en iyi bilmesine rağmen ürettiği fikri düşmana uygun kişileri de seçince sanki ortada o saplantı hakikat haline gelmiş oluyor. En azından bu durumu savunan kitlenin artık bu saatten sonra başka bir şeyi haklı görme imkânları kalmıyor. Zaten her zaman hain ilan edilecekler listesi ile dolaşan birileri için bu saplantıyı bir inanç haline getirmek için çok zorlanmalarına gerek kalmıyor.

Bu faydacı yaklaşımın, Makyavelist zeminine elbette inanç argümanlarından oluşmuş kılıflar giydirilip toplumu buna ikna etmek için yeteri sayıda prens görevlendirilir. Bu prensler maalesef hiçbir özellikleri olmamasına rağmen toplumun bu depresif halinden kendilerine bir ikbal devşirmenin derdine düşmekten geri kalmazlar. Bu durum 90’lardan beri ortaya çıkan ve hareketin belini büken prens sevici totaliter zihniyetlerin küçük hesap hastalığıdır. Bunların tipolojisi değişse de gösterdikleri semptomlar hep aynı olmuştur.  Ellerindeki emanetleri kullanarak iyilik kalelerini bir bir yıkarak bir yol bulacaklarına inanırlar. Hatta bir adım öteye geçerek bu emanetleri kendileri için bir hak olarak görmek gibi bir gafletin dibinde yaşarlar. Bu bakımdan ne topluma dair bir dert ile dertlenebiliyor ne de toplumun sıkıntılarına bir nebze çözüm olacak adımlara katkı verebiliyorlar. Yaptıkları sadece bütün ivmelenmelerin önünü kesmek ve sürekli huzursuz bir ortam sağlayarak, yol hukukuna halel getirmekten başka bir şey olmuyor. Onun için sözleri tesirsiz, tebessümleri sahte ve riyakâr oluyor.

Bir de tutturdukları bir şey var, sanki ortamda modernist bir grup varmış gibi ‘gelenek’ serenatları düzüyorlar. Haliyle yaptıkları tek şey külleri ve kemikleri saymak ve de onları sahiplenmekten başka bir şey değildir. Oysa hakiki manada gelenek, küllere sahip çıkmak değil, bilakis ateşi canlı tutmaktır. Onun için kül ile hem hal olanların ateşi tutuşturmak gibi bir dertleri olamaz. Kendi yozlaşmış dünyalarını, kokuşmuş ve çürümüş içlerini hakikat zannedip, elbette bu zannı geri kalan insanlara dayatmanın lafazanlığından başka bir şey değildir yaptıkları. Eğer bir manayı taşımaya niyetiniz yoksa sadece lafazanlık yaparak insanların umudunu küstürebilirsiniz. Kendi amacınıza hizmet ettirecek şekilde kavramları eğip bükmek ile sadece dar bir çerçevede sığ bir hevesi taze tutarsınız.  Konumlar değişince aslında hiçbir şeyin hevesinize hizmet etmesini istediğiniz gibi olmadığını büyük bir üzüntü ile fark ettiğinizde ise her şeye çok geç kalmış olacaksınız. Onun için bu totaliter zihniyetten uzaklaşıp prens hastalığından kurtulmak gerekiyor.

Bir davanın geleceği onun ilkelerini nasıl canlı tutulacağı, nasıl ileri götürüleceği ve hangi ilkelerle kaim kılındığı ile alakalıdır. Kimin onun hakkında sahiplik iddia ettiği ile asla alakalı değildir. Şimdi bu kadar kirlilik varken, bu kadar kokuşmuşluk varken dünya dolusu yük insanlığın omuzunda her gün insanlığın belini burkunu bükerken küçük hesapların mezesi olmak dava ile ya da geleneğe sahip çıkmak ile nasıl alakalı olabilir? Derdi kendisi olan insanların davası ancak kendi derdinin değeri kadardır. O değeri bulduğunda davası da derdi de kalmaz. Bunu gizlemek için çok sert, şahin gibi görüntü vermek aslında kaypaklığın en büyük maskesidir.  Unutmamak lazım ki bir mücadele yapılacaksa ya da varsa, bu Mücadele “küllere sahip çıkalım” ile “ateşi canlı tutalım” mücadelesidir. Prens hastalığı kötücüldür, bu hastalıktan kurtulmak gerekir ancak o zaman ileri doğru bir hamle yapılabilir. Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

emirseyit - Lafza degil içeriğe bakmak gerektiğini çok güzel nesretmiş yazar.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 04 Temmuz 13:33


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?