Musa’nın yokluğunda Harun olmak zordur

Hz. Musa (a.s.) Tur Dağı’na giderken, yerine Hz. Harun’u (a.s.) bırakır ve ona zor bir görev verir: "Kavmimde benim yerime geç, ıslah et ve bozguncuların yolunu tutma!"

Ne var ki, Harun Musa değildir; vekildir, yardımcıdır. Ne gücü Musa’nınki kadardır, ne de sözünün tesiri. Tabir-i caizse ikinci adamdır. Ama görevi Musa’nınkiyle aynıdır; kendine verilen emaneti, Musa’ya aynıyla teslim etmek zorundadır.

Musa’nın yokluğunu fırsat bilen Sâmirî “böğüren bir buzağı” yontar ve Musa’nın yokluğunda Musa adına konuşur: "Bu sizin de ilâhınızdır, Musa’nın da ilâhıdır. Öyle iken Musa, (ilâhını burada) unuttu (da onu Tur’da aramaya gitti)" (Tâhâ: 88)

Sâmirî ve adamları Musa’nın kavmi için yeni bir kıble tayin eder. Onlara “yeni” kavramlarla seslenir; onların aklını ve gönlünü çeler.

Harun görevini yapar, söyleyeceğini söyler: "Ey kavmim! Siz bununla yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân’dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin." (Tâhâ: 90)

Musa’nın söylediğinin aynısını söylemesine rağmen kavmi Harun’un sözlerine itibar etmez. Harun’a itaatin Musa’ya itaat anlamına geldiğini görmez ya da görmek istemezler: "Musa bize dönünceye kadar buzağıya ibadet etmeye devam edeceğiz" (Tâhâ: 91)

Musa, kavmimin saptığı haberini Tur’dayken almıştır. Üzgün ve öfkelidir. Döner dönmez Harun’un yakasına yapışır: "Ey Harun! Saptıklarını gördüğün zaman bana uymana ne engel oldu? Yoksa emrime karşı mı geldin?" (Tâhâ: 92-93)

Harun’un cevabı çok anlamlıdır; toplumu bölmemek kaygısındadır: “Ey anam oğlu! Saçımı sakalımı çekme. Şüphesiz ben, İsrailoğullarının arasını açtın, sözüme uymadın demenden korktum." (Tâhâ: 94)

Musa sonra Sâmirî’ye döner, ona hesap sorar. Akılları ve gönülleri çelen o buzağıyı da yakıp, küllerini denize savurur: "Çekil git! Artık sen hayatın boyunca (hastalanıp) ‘Bana dokunmak yok!’ diyeceksin. Senin için, asla kaçamayacağın bir ceza daha var. Hele şu ibadet edip durduğun ilâhına bak! Biz onu elbette yakacağız ve onu muhakkak denize savuracağız.” (Tâhâ: 97)

*

Sâmirî Kıssası olarak bilinen bu olayda pek çok ibret ve ders vardır. Bunlardan biri, kurucu liderin yokluğunda toplumun akıl almaz fitnelere duçar olacağıdır. Musa’nın yokluğunda bir Sâmirî çıkacak ve liderin de adını kullanarak toplumu saptıracaktır. İmtihan edilen Musa’ya inandığını söyleyenlerdir. Kur’an bu gerçeği adeta deneysel bir şekilde açıklamış, Musa’nın yokluğunda neler olabileceğini bize aktarmıştır. Nitekim Peygamber Efendimizden (S.A.V.) sonrası için de aynı uyarıda bulunmuştur: “Eğer o ölür ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz.”

Yaklaşık 3 bin 500 yıl önce yaşanmış bir olaydan söz ediyoruz. Sâmirî’nin hakkını teslim etmek gerekir;  kimin aklına gelir ki, “ses çıkaran” bir buzağı yapmak! Bu ancak teknik bilgi sahibi birinin yapabileceği birinin işidir. Nitekim rivayetlerden günümüz tabiriyle “uzman” biri olduğunu anlıyoruz Sâmirî’nin. O dönemde yaşadığımızı düşünürsek, cansız bir şeyden ses çıkması gerçekten de çok cazip, çok göz alıcı değil mi? Böylesine cazip bir şey karşısında, böylesine akıllara durgunluk veren bir “yenilik” karşısında Harun’un söyledikleri Musa’nın söylediğinden farksız, bilindik, “hep aynı şeyler”dir: "Ey kavmim! Siz bununla yalnızca imtihan edildiniz. Doğrusu sizin Rabbiniz ancak Rahmân'dır. Öyleyse bana uyun ve emrime itaat edin."

Başka ne diyebilirdi ki Harun? Musa’dan farklı ne söyleyebilirdi ki? Musa da olsa aynısını söylemeyecek miydi? Ama Musa kadar etkisi olmayan Harun’un ağzından dökülen bu sözler cansız buzağıdan çıkan ses kadar etkili olamamıştır. Bu, Harun’un yetersizliğinden değil, toplumun “yeni şeylere” zaafından kaynaklanmıştır; daha doğrusu, yeni şeyleri, eski ve asıl olanın yerine koymalarından…

*

“Zamanın ruhunu yakalayamamak”, “Geçmişte takılıp kalmak”, “Eski kafalılık”, “Gelenekselcilik” vs. bu kavramların hepsi; aslından vazgeçmeyenleri, bir kimliği ve kişiliği olanları, asırlar geçse de değişmeyen doğruları savunanları tahfif etmek, küçümsemek ve itibarsızlaştırmak için stratejik araçlar olarak kullanılmaktadır. Hâlbuki bu eleştirileri getirenler de gerçekte “yeni” bir şey söylemezler, eskiden beri söyleyegeldikleri şeyleri “yeni ambalajlar” içinde sunarlar, o kadar.

Örneğin Sâmirî’nin “böğüren putu” yeni bir şey midir? Bir yönüyle evet. O güne kadar canlıymış gibi görünen bir put yapmak kimsenin aklına gelmemiştir. Ama sonuçta puttur. Sonuçta cansızdır. Sonuçta Sâmirî kendinden öncekilerin ve kendinden sonrakilerin yaptığını yapmış; toplumu Allah’tan başka ilahlar edinmeye çağırmıştır. Asıl aynı kalmış, ona sadece “ses” eklenmiştir.

*

Milli Görüş hareketi yıllardır “aynı şeyleri” söylemekle eleştirilir durur. Milli Görüş hareketinin ruhuna ve aslına husumet besleyenlerin değişmeyen söylemidir bu. Bu hareketin hasımları hareketin içindeki söylemleri “dikkatle” izler; hep bir “yenilikçi” arar gözleri. “Siyonizm” mi dedin, üstün çizilir; gelenekçisin! “İslam Birliği” mi dedin, üstün çizilir; gelenekçisin! “Faizci kapitalist düzen” mi dedin, üstün çizilir; gelenekçisin! “Önce ahlâk ve maneviyat” mı dedin, üstün çizilir, gelenekçisin!

Gelenekçi derken, “kalın kafalı”, “yobaz” ve “totaliter”  demeye getirirler. Beklerler ki, kalın kafalı, yobaz ve totaliter olarak kodlanmaya yol açacak asıllardan vazgeçilsin ya da bunlar yumuşatılsın, geri plana atılsın, önemsizleştirilsin.

Dedim ya, yüzyılların değişmeyen psikolojik harp yöntemidir bu. Peygamber Efendimize (S.A.V.) karşı da kullanmışlardı aynı yöntemi. “Eskilerin masalları” diyorlardı Resul-i Ekrem’in davetine: "Bu Kur’an eskilerin masallarından başka bir şey değildir” (En’am: 25). Gerçekte kendi putçu düzenlerini yürütmekten, kendi eski masallarını topluma dayatmaktan başka bir gayeleri yoktu.

Asılları korumak, esaslara riayet etmek, ilkeleri gözetmek yeniliklere kapanmak anlamına gelmez; tam tersi. Her peygamber değişen şartları, koşulları dikkate alarak davetini yapmıştır. Zamanı, koşulları, muhatapları dikkate almayan ve kendini tarihin dışına iten kişi ve söylemler bizi temsil etmez; onlar bahsimizin dışında. Dolayısıyla, bu ithamın psikolojik savaş enstrümanı olduğunu idrak etmemiz gerekiyor. Lütfen dikkat edin, gerçekte ne buzağı sorundur ne de buzağının böğürmesi. Onlar bizlerden “buzağının böğürmesine” kanıp kıblemizi değiştirmemizi istiyor. İstiyorlar ki kendilerinin kıblesi aynı kalsın, kendilerinin putçuluğu aynı kalsın, kendilerinin sloganları aynı kalsın ama biz onlardan “aferin!” almak için asıllarımızdan vazgeçelim. Sormamız gerekiyor: Sizin nereniz yeni!

Burada gençlerimize büyük bir görev düşüyor diye düşünüyorum. Çünkü hasmımızın önemli stratejilerinden biri de “yaşçılık” argümanıdır. “Gençlik…” diye başlarlar söze, cümlenin sonunu büyüklerimize vurarak biter. İsterler ki, gençlerle bir önceki neslin arasındaki psikolojik mesafe artsın, bağ kopsun. Zaten ayırmak ve koparmak istemedikleri ne kaldı ki!

Asılları, ilkeleri, esasları bilen bir hareket için kadın ya da erkek olmak, genç ya da yaşlı olmak, doğulu ya da batılı olmak bir ölçüt değildir. Ama Kur’an’ın “sâbikûn” diye isimlendirdiği “hayırlı işlerde öne geçenlerin” yeri ayrıdır.

*

Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Sayın Mustafa Kurdaş’ın bundan 2 yıl önce “Milli Görüş ve Değişim” başlığıyla kaleme aldığı yazısında önemli tespitler yer alıyor. Kurdaş o yazıda Sayın Işıl Arpacı ile Erbakan Hoca’mızın arasında geçen diyaloga da dikkat çekiyor. O diyalogda kendisinden Milli Görüş’ü tarif etmesi istendiğinde “aksiyom” kavramını kullanıyor Erbakan Hoca ve bu kavramının tarifini de veriyor: “Bir bütünün değişmez parçaları.” Dikkat edelim, bir bütünün tamamı demiyor; o bütüne kimliğini, kişiliğini ve rotasını veren “değişmez parçaları” diyor.

Milli Görüş hareketiyle derdi olanların gözlerini kestirdikleri şey işte bu değişmezlerdir. Bu değişmezleri savunmak demek, kimliğimizi, kişiliğimizi, rotamızı, “kıblemizi” savunmak demektir.

Şüphesiz Musa’nın yokluğunda Harun olmak zordur. Ne var ki zor da olsa, genci-yaşlısı, kadını-erkeği; bütün söylem ve vurgu farklılıklarıyla hepimiz “Harun” olma sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Hepimiz birbirimize güzellikle/merhametle/şefkatle bu değişmezleri hatırlatmak zorundayız. “Değişmeyen parçalara” tutunduğumuz sürece Sâmirîlerin hevesleri kursaklarında kalacaktır inşallah.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mücahit Gültekin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

07

Hamza - Kaleminize sağlık.. günümüzü çok güzel anlatıyor zaten doğrular her zaman ayniya

Rabbım bizlerin ayaklarını kandırmasın.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 27 Haziran 21:06
06

Ercan Ketenci - Rabbimiz sizden razı olsun, inşallah sizin gibi büyüklerimize layık oluruz..

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 26 Haziran 05:36
02

Ebu Musab - Bu kıymeti değerlendirmeniz için Allah razı olsan kıymetli hocam.

Yanıtla . 6Beğen . 0Beğenme 25 Haziran 12:05


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?