Denize düşüp limana sarmak

Memleket ve ahalisinin içinde bulunduğu şartlar, herhalde kimsenin denize düşmesini kaldırmaz. Zira ortamda ne sığınacak mendirek, ne sel aracılığıyla derelerin taşıyıp denize saldığı tutunacak bir dal, ne denizde yaşam sürmekte olan ve lüzum ettiğinde sarılacak yılan kalmıştır. Mümkün mertebe denize düşmemek gerekir ki her yanı saran kesif müsilajı, af edersiniz salya sümüğü, çerçöpü, pisliği düşene uzanan yardım eli zannedip hayat kaybedilmesin! Hatta bu ara düşmek bir yana serinlemek için denize girmeyi tümden unutmak, bolca duş ve bu vesileyle de abdest almak gerekir. Ama işte hiçbir zaman gereklilik kipine aldırmayan memleket ricali, belasını arar gibi son yalpalarını deniz etrafında icra etmeyi maharet bilir.

Denize düşüp saracak yılan arananlar için daha önemli bir bilgi olarak şu söylenebilir; bizim denizlerimizde sarılacak büyüklükte bir yılan bulunmaz. Sığınacak liman vardır diye/biliriz ama ona da mafya çökmesin diye devlet çökmüştür. Dolayısıyla öyle yanına yöresine yaklaşılmaz. Yani devlet adamı diye görevlendirilen mafyadan medet umulmaz. Bu ünlü çökücüler, denizde yaşayan tüm canlıları tezikkin etmiştir. Nihayet bunlardan daha büyük yılan bulunmaz. Deniz yılanlarının hâlihazırda habitatı olan Hint Okyanusu yahut Büyük Okyanus kıyısında topraklarımız olmadığına göre yılana sarılmak umudu rahatlıkla çökmelidir. Hoş oralarda topraklarımız olsa bu denize düşen tayfa oraları da bir şekilde satıp savmayı başarmış, okyanusu da içinde canlı yaşayamaz hale getirmiş olurdu ama neyse. Nihayet biz, onlarla aynı gemide olmadığımız gibi aynı denizde bulunmaktan da imtina ederiz. Hem de onların denizle ilişkisinin Güney Amerika’dan Mersin’e, Yafa’ya, Aşdod Limanı’na uzanan ticaret gemileri türünden olduğunu bilir; serinlemek için suya girmek iktiza ettiğinde ise Paramount gibi, Yalıkavak gibi başkalarına ait mekânlara çöktüklerini duyarız. Bu denli şımarık geçen yaşamlarının sarılacak yılan aramakla sonlandığını seyredip hayıflanırız.

Aşırı sallantı dolayısıyla dengesini kaybetmek üzere olan iktidarların stepne arayışı bizim Allah’a şükür sebeplerimizden biri sayılan muhkem duvarlarımıza toslamaz. İlle de toslayacaksa bu dahi kim bilir hangi pazarlığın, hangi tehdidin yahut vaadin getirisidir. Onlar, kendileri için buraların yüzmeye elverişsiz yerler olduğunu çok iyi bilir. Hem de çekip gidip adeta iltica ettikleri merciler, nereye demirlemeleri gerektiğini gösterir. Rahat olmakta yarar vardır. Zira onların omzuna elini koyup ‘kardeşimi niye dövdün’ diye hesap soracak ‘abiler’ çok uzaklardadır. Hayır, bizden uzak, onlara yakındır. Nitekim kıytırık bir NATO Zirvesi, o çok değerli abilerin saygınlığını belirgin kılar. Sonra minik kardeşler, dalaşacak neresi var diye aranmaya, sağa sola dayılanmaya çıkar. Suriye’yi istikrarsızlaştırma çabalarımızda uluslararası toplumdan beklediğimiz desteği alamadık şeklinde, belirgin, bariz itirafta bulunarak üstelik…

Sonra bunlar tenkit edilmezdir. Eleştirmek bizi itici; adamakıllı kirletilmiş denizlerin, göllerin etrafına sivrisinek misali çöreklenenleri çekici kılar. Öyle ya onlar, cami davası için Müslüman, kokain davası için pudra şekeri, Kudüs davası için konsolos kınayabilen insanlardır. Tenkit ne kelime, sempatik görünmek için övmek gerekir. Mesela eskiden iç ilişkilerde milletin buzdolabı, çamaşır makinesi, ütüsü olmadığı gibi dış ilişkisizlikte öyle şiddetle kınamak, sert bir dille uyarmak falan da yoktur. Nazikçe okşamak vardır. Öyle ki rahmetli Erbakan Hoca da bunları nazikçe okşar; ‘kardeşim, canım, ciğerim, gülüm, şekerim’ diye hitap ederdir! Zaten buralardaki Siyonist yardakçıları, işbirlikçiler, proje ürünleri hep dış güçlerdir. İç güçler, dron yapıp çevre ülkelere pazarlamakla mükelleftir.

Bu muhabbetler, çok şeritli saray yollarındaki trafik yoğunluğuna ‘mütevazi’ katkılarda bulunanlara yönelik ferahlatıcı teselli cümleleri sayılabilir. “Yani biz tamamız. Acayip ikna olduk. Bir seçim ortaya konduğunda bir tanecik oyumuzu özgür irademizle, bile isteye, derin bir vecd halinde, mutmain bir şekilde ‘sizin istediğiniz yere’ vereceğiz. Bir tercihte bulunmamıza, dahası şeksiz şüphesiz bir şekilde doğru tercihte bulunmamıza yoğun katkılarınızdan dolayı hususiyetle teşekkür ederiz” diye de söylenebilir. Ama artık dövecek bir diz kalmadığına göre hâlâ tutan bir el varsa, onu vicdana koyup zalimler ve eşsiz zulümlerini görmezden gelerek tam karşıda konumlananları, muhalifleri, haksızlıklara karşı çıkanları eleştirmeye kalkmak neyin nesi bir düşünmek gerekir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İshak Koç - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?