Salgın psikolojisi, toplumsal yapı ve siyaset

Tüm dünya 2020’nin ilk aylarından bu yana gündelik yaşamı, toplumsal dengeyi, sosyo-politik tutumları, üretim süreçlerini doğrudan şekillendiren bir vakıayla karşı karşıya.

Süreci tanımlamak için daha ilk günlerde “bakterinin diktatörlüğü” nitelemesi tesadüfen yapılmadı. Post-modern dönemi tanımlarken onun “akışkanlık” ve “bulanıklık” içeriyor olmasına vurgu yapanlar dahi alışkanlıkların bu denli hızlı bir şekilde ters yüz olması ve şartları teslim alması karşısında çaresiz kalmış görünüyor.

Güncel verilere göre en az 197 ülkede aşılama faaliyetleri başlamış durumda. Salgın konusunda var olan kaygı ve şüpheler bir yana makro planda mevcuda karşı konumlanma tercihi ön plana çıkıyor.

Bu durum aslında çok da şaşırtıcı değil, zira devlet yönetimlerinin salgın karşısındaki tutumu vatandaşlarının yaklaşımlarını da doğrudan etkiliyor.  

Aşılama oranları arttıkça ölüm oranlarının azalacağı ve pandeminin sona ereceği sıklıkla dile getiriliyor. Bunun ne anlama geldiğini uzmanların değerlendirmesine bırakırsak, bizi ilgilendiren esas unsurun pandemi sonrasına ilişkin okumalar yapmak olduğu ortaya çıkıyor.

Pandemi bittiğinde kaldığımız yerden devam mı edeceğiz mesela. Eski alışkanlıklarımıza ve yapılarımıza geri mi döneceğiz, yoksa normal olan “yeni” olan mı olacak!

Bu sorulara yanıt vermek için önce “özne”nin durumundan, yani insanın durumundan bahsetmek gerekiyor.

Zira salgın süresince yaşanılanlar nedeniyle tüm insanlığın salgın sonrasında gerçek anlamda bir rehabilitasyona tabi tutulması gerektiği hususunda adeta bir konsensüs bulunuyor.

Nitekim önemli kitlesel hadiseler sonrasında sürece maruz kalanlara psikolojik destekler verilmesinin çok önemli yararları olduğu hususu ortadadır. 17 Ağustos 1999 depremi gibi örnekler de var belki ama konu ile ilgili benim de içinde olduğum başka bir örnek vermek istiyorum.

2016-2017 yılları arasında Şırnak’ta yaşanan terör kaynaklı hendek operasyonları kapsamında tam 8 ay süreyle sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

Bu süre zarfında evinden, yurdundan, işinden, arkadaş ve akrabalarından uzakta başka şehirlerde, köylerde hayata tutunmaya çalışan insanlar yasak sonrası şehre döndüklerinde bin bir zahmetle inşa ettikleri evlerinin, ekmek teknesi dükkanlarının, kaldırımında yürüdükleri caddelerinin, çocukluk döneminde oyun oynadıkları sokaklarının tarumar olduğuna şahitlik ettiler.

Bu ifadeleri ajitasyon ya da hikayeleştirme maksadıyla kullanmıyorum, bizatihi o ortama şahitlik etmiş birisi olarak kaleme alıyorum. 

Birçoğunun evleri yıkılmış ya da kullanılmaz hale gelmişti. Hayat devam ettiğinden hızlı bir şekilde şartlara adapte olmak zorundaydılar, nitekim öyle de yaptılar.

O dönemde hastanede görev yapan bir psikiyatrla görüşmem de bunun çok da normal olmadığını, insanların yaşaması gereken “yas” dönemini yaşayamadıklarını dolayısıyla bir rehabilitasyon programı takip edilmesi gerektiğini söylediğimde bendenize “çok doğru söylüyorsunuz, ben de dahil herkesin acilen bir rehabilitasyona alınması lazım, basit bir şey değil savaş psikolojisini andıran bir süreç yaşandı ve biz sanki rutin bir şey yaşamış gibi davranıyoruz” diye yanıt vermişti.

Bilimsel bir veri olarak değil elbette ancak yasak sonrası süreçte intihar vakalarının artışa geçmesi de bu düşünceye yönelmemi desteklemişti.

Ruhsal problemler tespiti kolaylıkla yapılabilen türde olmadığından, bu tür durumlarda genellikle geri plana itiliyor. Ne var ki, “duvarı nem, insanı gam yıkar” sözü gereği, asla göz ardı edilmemesi gereken pandeminin oluşturduğu ruhsal problemler var.

Kamuoyuna açıklanan ekonomik destek paketlerinden yapılan intihar haberlerine kadar salgın ile ilgili atılan tüm adımlarda bu gerçek göz önüne alınmalıdır.

Bugüne kadar buna ilişkin ciddi bir süreç yürütülmediği apaçık ortadadır. İnsanları dehşete, korkuya ve endişeye sürükleyen bir süreç yönetimi izlendiğini belirtmek gerekiyor.

Kaldı ki, bu durum salgının küresel yönetiminde “insanların korku tüneline itilmesinin” hedeflendiği iddialarını destekler niteliktedir.

Esasında bugünkü yazımızda “Dehşet Yönetimi Kuramı”na girerek siyasetin geleceğine yönelik bir takım değerlendirmelerde bulunmayı planlıyordum ancak haftaya kalmış oldu.

Nasip olursa devam edebilmek temennisiyle…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Bekir Gündoğmuş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?