Tamahkâr olmamak

Hacı Bektâş-ı Velî, “Yediğin lokmayı hak et, oturduğun yeri pak et” der. Bu sözün elbette sözler içerisinde bir kıymeti vardır. Bizim için duvara asılacak bir levha ya da sosyal medyada afili bir paylaşıma sebebiyet verecek bir aforizmadan daha ziyade bir hayat anlayışının, bir zihin dünyasının en belirgin, en berrak ifadesidir. Bu aslında eşya ile olan münasebetin yöntemini ifade eder. Onun içindir ki zihniyetlerin arasındaki farkları iyi tahlil etmek gerekir. Bu farklılığın dayandığı dünya görüşünün yönetim ve paylaşım anlayışının bilinmesi elzemdir. Bugün herkesi aynı kefeye koyan bir mantık çalışıyor ve bu konuda kimsenin bir itirazı olmadığı gibi birtakım kimseler de bu aynı kefede anılmaktan memnunlar. Ancak bu memnuniyet bir yozlaşmaya ortak olma hevesinden başka bir şey değildir. Farklılığının izzetinden vazgeçip kalabalığın rengine boyanma hevesi ancak zihni plandaki hasarla izah edilebilir.

Son yirmi yılda özellikle toplumun belli bir bölümü iktidar nimetlerinden istifade ettiğini düşünerek bu nimeti kaybetmemek için birçok ahlaki değerini geride bırakıp, sadece iktidarda olmanın şehvetine kapıldıkları görülüyor. Bugüne kadar kendini İslamcı, muhafazakâr, dindar ya da milli hassasiyetleri olduğunu ifade eden insanlar için en önemli konu herhalde ahlâk anlayışı ve bunun getirdiği bir algılama ve de eyleme biçimi olması gerekir. Ancak sürekli referans olarak verilen bu değerler silsilesi sadece bir alışkanlığın ifadesi gibi görünüyor çünkü uzun zamandır yaşanan tahribatın, aşınmanın içerisinde olma durumunu sorgulatmıyor ve bu referansa uygun bir tavır sergiletmiyorlar. Bugünlerde bu durum artık aşınmanın da ötesinde bir yozlaşmanın izlerini değil ta kendisini gösteriyor. Ancak bunun için bir kaygı emaresi kimsede bulunmuyor.

Hatta neden bu kadar tamahkâr bir hale gelindiğine dair bir endişe de yok ve üstelik yaşanılan hayat tarzından, heveslerden verilen görüntülerden, iş tutuş biçimlerinden, meselelere yaklaşımdan dolayı kimsenin utandığı da yok. Hatta bu hali itibar meselesi olarak gören güç sarhoşluğu hemen hemen herkesin başını döndürüyor. Hayatlarında tek mücadeleleri kendilerine benzemeyenlere hayatı dar etmek ve kendilerince geçmiş bir zamanın intikamını almaktan ibaret. Oysa bu mücadelede ne bir geçmiş hesabı ne de hakka ve hukuka tekabül eden bir boyut var.

Bu dünyada daha iyi, daha güzel yaşamak varken; iyiliği, güzelliği adaleti herkese taşımak varken sadece kendi konforunu düşünmekten, kendine bir dünya kurmaktan başka bir gayret ve niyetleri yok. Nitekim bugün sistematik olarak ne ülkesine ne de dünyaya daha adil bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyecek bunun için mücadele edecek kimse bırakmayana kadar herkesi bu yozlaşmanın bir parçası yapmaya niyetli oldukları açıkça görülüyor. Üzüntü verici olan durum ise bu niyetin gerçekleşmesi için hevesli ne çok insan varmış da kimse kendini açık etmiyormuş. Zaman her şeyi açığa çıkarmada oldukça mahir olduğunu her zamanki gibi acı bir şekilde gösteriyor.

Abdurrahman Arslan’ın Kıbleyi Kaybettiren Dönüşüm isimli kitabında ifade ettiği şu cümle; “Peygamber’in tevazuundan bahsediyorlar ama her şeyi ‘büyük’ düşünüyorlar” bütün bu sürecin altını çizdiriyor. İçerik belli bir tabana referans edilse de uygulamalar çok farklı. Topluma ihtiyaç duyduğu hamaseti verip onu gerçekten mahrum bırakmak da bu ifadenin özetidir. Kafa karışıklıkları da tam da bu noktada baş gösteriyor ve bu kafa karışıklığı bir şeyler yapmak ister gibi görünenlere bir işaret veriyor. Lakin herkes kendince bir konuyu çözümmüş gibi ele alıp o konuyu çözümün aslıymış gibi benimsetmek için mücadeleye girerler ancak bu girişim de mevcut halin kalıcılığına hizmet eder. Onun için halimizi sadece bir konuya bakarak açıklayamayız, bu nedenle birçok açıdan bakmamız gerekiyor. Muhasebe yapmak, nereden gelinip nereye gidildiğini doğru bir şekilde düşünüp taşınmak gerekir ki sağlıklı bir çıkış yolu açılabilsin. Bugün kendini toplumsal olarak bir yerde konumlandıranların kendilerini ve potansiyellerini nasıl çarçur ettiklerini görmek gerekir.

Galiba bugün asıl noksanımız, noksanlığımızı kavrayamamaktan doğuyor. Doğal olarak neyin gerçek manada güce tekabül ettiğinin ayrımına varılamıyor. Toplumsal değerlerin oluşturdukları potansiyel ile onu kullananların bulundukları nokta arasında bir uygunluk varsa bu güce, yoksa bir zafiyete tekabül eder. Bir kurumun, bir toplumun, bir kişinin potansiyeli ile onu açığa çıkarıp gerçek manada sergileyebilmesi ise ayrı ayrı meziyetlerdir. Bu bakımdan dikkate değer bir insan potansiyeli, gelecek vizyonu ve bu vizyonu ortaya çıkartacak kurumsallık olması ümit verici bir belirti olabilir. O vakit, o ümidi yok edecek bütün eylemlerden kaçınmak ve yekvücut olmak gerekir. Saplantılardan, heveslerden, ihtiraslardan, kibirden, enaniyetten, hamasetten, hesabilikten sakınmak; kendi namına hesap tutmaktan, bu dünyayı bir varış noktası olarak görmekten vazgeçmek ve bu dünyadan güzel geçmek gerekiyor. Tıpkı daha önce bu dünya sınavından tertemiz geçenler gibi. Hacı Bektâş-i Velî’nin sözü bize, tamah etmemeyi ve gayret etmeyi aynı zamanda temiz olmayı salık veriyor. Hoşça bakın zatınıza…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mehmet Biten - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Türkiye'de erken seçime gidilmeli mi?