Reklamı Kapat

Babanın son sözü

Filistinli çocuk babasını Siyonist katillerin ite kaka götürdüklerini görünce acıyı ve öfkeyi yüreğine gömüyor ve vakarlı bir duruşla dönüyor babasına, “Baba beyaz oyuncağımı nereye koymuştun” diye soruyor. Çocuk düşmanın karşısında sabrı kuşanıyor ve onurundan zerre kadar ödün vermiyor… Çocuk dünyanın en gelişmiş silahları ile bedenlerine saldıran katilleri gözünde küçülttükçe küçültüyor ve bütün korkuları öldürüyor. Çocuk babanın geri dönmeyeceğini hissediyor ve onun kutlu mirasını oracıkta devralıyor…

Çocuğun yüreğine düşen hisleri okuyor baba ve o da karanlık hücrelerden, işkencelerden süzülüp şehadete uzan hayatını görür gibi oluyor ve oğlunun yüzüne son kez bakıp, buruk bir eda ile gülümsüyor. Baba oğluna söyleyeceği son sözü bu sıcak tebessüme katıyor ve ona öylece bakıyor… Birkaç damla yaş düşüyor gözünden ama o vakarlı ifade hiç gitmiyor yüzünden. Ne baba düştüğünü hissettiriyor ne de çocuk yalnızlığını her ikisi de katillerin önünde demirden bir zırh gibi duruyorlar. Bedenlerine ağır işkenceler yaptıkları bu insanların göğüslerindeki imana zerre kadar zarar verememek katilleri çileden çıkarıyor… Bir çocuğun göğsünde taşıdığı iman çağın en gelişmiş silahlarını dahi etkisiz hale getiriyor…

Filistinli çocuk babaya veda ettikten sonra hıçkırarak evinin yolunu tutuyor ve beyaz oyuncağa sarılıp saatlerce ağlıyor. Gidenlerin gelme şanslarının pek olmadığını biliyor ve katilin yakasına yapışacağı büyük mahkemeyi düşünüyor, mükâfatı cenneti hayal ediyor. Çocuk her gece baba için dua ediyor, babanın son bakışını düşünüp teselli bulmaya çalışıyor.

Çocuk on beşine geldiğinde babaya ulaşmak için bütün yolları deniyor ama haber alamıyor. Ve babayı son gülüşüyle, son bakışıyla, son tebessümüyle kazıyor kalbine. Çocuk artık kavuşmanın ebedi âlemde gerçekleşeceğini biliyor ve toprağa sarılıp içini döküyor.

TOPRAĞIN KOKUSU

Filistinli çocuk cüssesinden beklenmeyen bir heybetle daldı kalabalığın içine ve babanın kanlı yüzüne dokundu, sarıldı ona sonra avazı çıktığı kadar bağırdı, ağladı, ağladı, ağladı... On iki yaşında bir çocuğun yüreğinden çıkan o ses sanki bütün dünyada yankılandı ve çocuk babanın yere damlayan kanını gördüğünde eğildi, dokundu toprağa, öptü, öptü, öptü…

Çocuğun yaslandığı duvar çökmüş, kanadı kırılmış, yüreğindeki çiçekler solmuş, başını okşayan, karnını doyuran o el toprakla kucaklaşmıştı. Çocuğun dünyada kaybedecek bir şeyi yoktu artık, avazı çıktığı kadar haykırdı, babanın kanını taşıyan topraktan bir tutum aldı avucunun içine koydu ve sıktı… Çocuk bu büyük acıyı taşımakta güçlük çekiyordu… Babanın naşı omuzlara alınmış çileli hayatını sürdürdüğü kutsal beldeden son kez geçiyordu, baba için artık korku yoktu, endişe yoktu, hüzün yoktu, yoksulluk yoktu, acı yoktu, düşman korkusu yoktu. Baba mutlak adaletin hâkim olduğu bir yere, ebediyete doğru yol almıştı. Avucundaki toprağı kokladı çocuk sonra babanın naaşına dokundu ve kuş kadar hafif hissetti kendini.

Katiller babanın bedenini hedef almışlar ve otuz beşinde onu şehit etmişlerdi. Bedeni parçalanan ve yüzü tanınmaz hale gelen adam için dünyanın hiçbir önemi yoktu artık. Acı, yoksulluk, savaş, hastalık, yalnızlık, bunların hiçbirinin olmadığı bir yere Allah’ın huzuruna gidiyordu o… Zamanın en azılı katilleri tarafından şehit edilmişti ve o katiller onun yükseldiği makama hiçbir şekilde uzanamayacaklardı artık. Baba ölümlerin en güzeli ile göçmüştü dünyadan.

Çocuk, babanın iman ve samimiyetini, seher vakti dilinden dökülen dualarını ve şahadete olan özlemini düşünüyor ve teselli buluyordu. Çocuk sadece özlüyordu, baba ile yaptığı akşam sohbetlerini, birlikte yapılan ibadetleri, bir eser gibi okuduğu nasihatlerini, dokunuşunu, bakışını özlüyordu. Hasret içini yakıp kavurduğunda babanın mezarına gidiyor ve içini döküyordu çocuk. Çocuk, başını eğmeyecek, baba gibi dik duracak ve öyle yaşayacaktı, buna kararlıydı.

BİR KAÇ SÖZ

“Allah’ım ümmetin suskunluğunu sana şikâyet ediyorum. Ben ki kocamış bir yaşlıyım, kurumuş iki elim ne kalem tutuyor ne de silah. Sesimle yeri inletecek güçte bir hatip de değilim. Ben ki saçları ağarmış ömrünün son demlerinde türlü hastalıkların yıktığı ve üzerinde zamanın belalarının estiği biriyim. Tek isteğim benim gibi Müslümanların zaaf ve aczinden müteessir olanların yazmasıdır.” (Şeyh Ahmet Yasin)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fatma Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Nurettin Gedikoğlu - Kardeşim son paragrafta şeh yasin Ahmete katılmamak mümkün değil

Sizden Allah razı olsun

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 25 Mayıs 09:00


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Sedat Peker'in Veyis Ateş ve Sezgin Baran Korkmaz iddiaları ile ilgili ne düşünüyorsunuz?