Reklamı Kapat

Sınırları kaldırmak

İnsanın varlığını, hayatını kurup sürdürmesi, koruması ve geliştirmesi bağlamında, inanç, düşünce ve sanat etkinliği yanında ekonomik etkinliğinin bir sorun olarak ele alınması, Batı düşüncesinde yaklaşık XVI- XVII. yüzyıllarda ağırlık kazanmaya başlamıştır, denebilir. Ayrıca, daha önceden başlayan coğrafi keşifler şeklinde nitelendirilen gelişmeler, pratik yönden ticaretin ve ona bağlı olarak refah, zenginlik gibi, bireysel ve toplumsal hayatı kökten dönüştürmeye yol açan değişimler, insanın bir ekonomik varlık olduğu olgusunun tartışılmasını da gerektirmiştir. Bu doğrultuda dinin, yani Hıristiyanlığın yeni yorumlarının yapılması ve bu yönde uygulama girişim örnekleri ortaya konulması çabalarıyla da karşılaşılacaktır. Sözgelimi, hâlâ İngiliz kolonisi durumunda bulunan Amerika’ya, Avrupa’nın muhtelif bölgelerinden inançlarını istedikleri gibi yaşayamayan farklı mezhepler gruplar halinde “yeni dünya”ya göç edeceklerdir. İrlandalı filozof, aynı zamanda din adamı olan Berkeley’in başkanlığında bir grup da göç edenler arasında yer alacaktır. Hatta iktisadın bir bilim olarak kurulmasında katkısı olan Robert Owen, Havarilerin yaşadığı gerçek Hıristiyanlığın “kooperatifçilik” temelinde yaşanabileceği örneğini vermek üzere Amerika’ya gider, ama başarılı olamaz. Çünkü iktisadın bilim olarak kurulmasını dayandırabilinecek bir ilkenin, bir olgunun, öncelikle belirlenmesi zorunludur, o da insan doğasında meknuz olan “menfaat” ya da “yarar” (fayda), dolayısıyla insan doğasındaki “bencillik”tir. Ancak bu bencillik, dolayısıyla menfaat, “birey” olarak insan varlığına sıkı sıkıya bağlı ve onunla sınırlı düşünülecektir. Toplum ve toplumsal menfaat, yarar yoğun tartışmalar sonucunda dikkate alınacak, ama temel ilke asla göz ardı edilemeyecektir. Nitekim sistemli hale getirilecek olan ve “kapitalizm” olarak tanımlanacak olan öğretinin özü de buradan gelmektedir.

Böylece, bireyin varlığını kurması, koruması ve geliştirmesi, refah ve mutlu bir hayata kavuşması, varlığının gerçekleşmesi demek olan menfaatini sağlayabilmesine bağlıdır, onun dayandığı ilke ise, bencilliğinde anlamını bulur. Yapılan çok yönlü tartışmalar, ileri sürülen görüşler içinde birisi de Bernard de Mandeville’in (1670-Rotterdam, 1733-Hackrey) simgesel bir anlatı tarzında kaleme aldığı eserinde ortaya konulacaktır. Eserin adı kısaca “Arılar Efsansi”dir, ama tam olarak “Arılar Efsanesi ya da Genel Refahı Yapan Şahsi Kötülükler”dir. Şöylece özetlenebilir:

“Anlatım tarzı semboliktir: Arı kovanı insan toplumunun karşılığı olarak alındığına göre, arılar da çalışkanlığı temsil etmeliler. Onun için kovanda hayatın en görkemli dönemi yaşanmaktadır. Ticaret ve sanayi alabildiğince hareketli ve üretken, sanat ve bilimler ise, durmadan işleyen beyinler sayesinde ufukları kolaçan ederek serpilip gelişmektedir. Kuşkusuz bu gelişme yeni düşüncelerin, bütün ayrıntılarıyla tartışılan sorunların, inceden inceye yapılan incelemelerin, geceli gündüzlü çalışmalar ile gerçekleştirilen araştırmaların boyutuyla doğru orantılıdır. Ancak bu, cam arkasında gözlenen dünyanın daha yakından izlenmesi halinde oldukça farklı olaylar ve olgular ile karşılaşılır. Bu gelişmenin, yükselmenin, refahın, düşünce değerlerinin dayandıkları nedenler, sanılacağının aksine ahlaklılık, erdemli olma değil, tam tersi kötü huylar, ahlakdışı sayılmış davranışlardır. Yükselme hırsı, açgözlülük ve çekememezlik, zevk düşkünlüğü, kendini beğenmişlik, incelmiş ve o oranda da aşırı gitmiş bir lüks tutkusu, bu dünyanın gelişmesinde, yükselmesinde asıl gerçek nedenlerdir. Özet olarak ahlakdışılık, ahlakın yasakladığı ne kadar davranış ve niyet varsa tümü öz nitelikler olarak egemendir. Bunun sonucu olarak yaşanılan hayat gerginlikler, iç burkuntularıyla övür olmuştur, ama bunlar herkesin belli bir pay aldığı ortak bolluğun nedenleridir aynı zamanda.” Ancak, bu kovan içine sıkışmış dünya hayatı uzun sürmeyecek ve sonucu dehşet verici olacaktır. Mahkemeler ıssızlaşacak, yargıçlar anlaşmazlıkların ortadan kalkmasıyla işsiz güçsüz kalacaktır, Devlet görevlileri de öyle (daha geniş bilgi ve tartışmalar ile eleştiriler için bkz. İsmail Kıllıoğlu: Düşünce ve Özgürlük, Timaş Yayınları, İstanbul 1992, s. 159 vd.).

Yaşanılanlara bir de bu açıdan bakmak gerekmiyor mu?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?