Reklamı Kapat

Önce hafıza kayıtlarının kiri sorulmalı

Her iktidarın ünlendirdiği yahut manalarını değiştirdiği, yenilediği kelimeler, kavramlar vardır. Dikkatimiz çeksin veya çekmesin kayıtlara geçtiği için çok okumuş veya duymuşsunuzdur.

Bir başkasının duygularını, içinde bulunduğu durum ya da davranışlarındaki motivasyonu anlamak ve içselleştirmek manasındaki empati kelimesinin en çok AKP iktidarında canlı olmasını vurgulamayı anlatmama Özal devrinde yeniden manalandırılmış işadamı kavramını hatırlatarak başlamam gerek.

Papatya sıfatı takılmış ANAP’lı kadınlarla Hasbahçeli yaşantılar nasıl yansıyordu o günün medyasına? “Her iktidar kendi zenginini yaratır” kaidesini herkese kabul ettirmiş olarak. Bu kabulün bir önceki ayağı ise şu cümle ile açıklanıyordu: “Her iktidarın dolandırıcısı, sahtekarı kendine hastır.”

Bir soyadından “hortumlamayı” çağrıştıran “Horzumlama” eylemi, tanımı üretildiğini Özal devrini yaşayan orta yaş ve üzeri herkes kendini biraz zorlarsa hatırlayabilir. Daha önceki ve özellikle İnönü iktidarları günlerinde yaşadığı söylenen ve efsaneleştirilen “Sülün Osman” hikayelerinin içinde geçmiş insanlar horzumculuğu ve horctumlamayı kabul etmekte hiç zorlanmamışlardı. Zira her şey kanunlara rağmen olmuyordu ki. Bir önceki zamanların “Sülün Osmanı” da iktidarın şehirli olmak isteyen köylüsüne ve kasabalısına bakış açısını yansıtmıyor muydu? Yeni iktidar, yeni kanunlar derken, yeni sahtekarlara, yeni dolandırıcılara tanıştırılacaktı insanlar; gelen günlerin şartı böyle diye sunularak...

Bu girişimizin sebebi hemen günümüzün çiftlik bankacısına, bitcoincisine gelmek değil. Onları da yazacağız ama sırası var.

Önce biraz empati yapalım. Yukarıda tanımını yazdığımız bu kelimenin AKP’nin iktidar yıllarında çok kullanılmasının bir sebebi olmalı. Galiba en çok da AKP’lileri anlamak istediğimizde işimize yarayacak.

Saadet Partisi lideri Sayın Temel Karamollaoğlu’nu dinliyorum: “ Merkez Bankası’na yönetici bulamamış bir iktidar ülkeyi önetemez” diye bir cümlesini duyuyorum. Sık başkan değiştirmesini eleştirirken sarfettiği. Aklıma İstanbul’a il başkanı aradığı zamanları geliyor AKP’nin. 94
ruhunun peşindeyiz sığınağında durmuşlardı hani. İşte o anlarda ben de yanımda yöremde konuşacak, doğru dürüst bir çift laf edecek AKP’li olmadığından kendi kendime yani bir başıma empati yapmıştım. Tövbe tövbe AKP’li olsaydım ne derdim şimdi diyerek. Aklıma gelen cümleyi
de sevdim. Zira tam da onları ve yaşadıklarını anlatıyordu. “Yerli araba peşine düştük. Yerli insanımızdan olduk”

Her iktidar kendi devrinin dolandırıcısını, sahtekarlarını yaratır kaidesini derken, elbette derinlerdeki yardımcıları, üreticileri es geçmemek, unutmamak gerek... Yani onları üreten ve cesaretlendiren bir merkezin varlığı kabul edilmelidir, tezimizin izahı (sözcü.com.tr/Emin Çölaşan, Parsadan ve Tansu Çiller/6366305/) yazısındadır.

Örtülü ödenek dolandırıcısı Parsadan’ı anlattığı o yazısından birkaç satırını alıyorum sayın Çölaşan’ın.

“O kısa arada Seçkinöz’ü Çankaya köşkünden aradım. Şansım varmış ki yerindeymiş, kendisine sordum: Efendim siz böyle birisini tanır mısınız?”

“Tabi tanırım. Tam anlamıyla dolandırıcıdır. Babasını da tanırdım, o da dolandırıcı idi.”

İsteyen Çiller devrinin adı geçen dolandırıcısını sayın Çölaşan’ın yazılarından tahammül edebilirlerse bir kez daha okuyabilirler. Ben bu olaydaki dikkatimi çeken bir noktaya dikkatlerini toplamak istiyorum bu sayfa okuyucularının.

Devletimizin bir tane Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğinin olduğu o Demirel devrinde, o Seçkinöz’ün sayın Çölaşan’a verdiği cevap öyle sıradan bir izah değildir. İçinde çok kapsamlı iddialar vardır. “Tabi tanırım. Babasını da tanırdım...”

Bu cevapların hukuki yükü nedir ben bilemem. Lakin bana iyi ki bugün böyle şeyler yaşamıyoruz dedirten insanımızı sevindiren bir tarafı var, o da sayın İçişleri Bakanımızın benzer bir soru dolayısıyla verdiği cevaptır.

“İlgili şahsı tanımıyorum.

Bir yakınımız vasıtasıyla 23 Aralık 2019’da yazılımcı gençlere verdiğimiz randevuya eklemlenerek gelmiştir. Randevu listesinde ismi mevcut değildir ve sadece fotoğraf çekimi esnasında odaya alınmıştır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.”

Sayın İçişleri Bakanımızın bu kapsamlı izahından güvenlik tedbirsizliği manaları çıkarıp üzülen insanlarımızın paylaşımlarını burada tartışmaya açacak değiliz.

Lakin yaşadığımızı o günlerin Ramazan günleri olmasıyla ilgi çağrışımı yapan geçmişimizdeki başka olayları hafıza dağarcımızdan çıkarıp görevlilerimizin engin hoşgörüsüne sığınarak latife makamında paylaşmak isteriz. Sayın bakanımızın kullandığı “eklemlenerek gelme” deyimine de ebedi incelik katar umuduyla anlatacağımız olay ve “Tufeyli” kelimesiyle kimse bir başka niyet aramasın da diyoruz. Zira bahse konu olay eski mizahımızın esprileri, nükteleri, fıkraları arasındadır.

TDK’nın “Asalak” diye tanımladığı tufeyli kelimesini Kubbealtı lügati şöyle yazmış: Tufeyli kelimesi anlamı null... O kirli, mağrur, terbiyesiz, cahil, tufeyli insana hiçbir yerde tesadüf etmek kabil olmadı (Ahmet Haşim) 2.teşmil. Sonradan eklenen.

İstanbul’da konak hayatlarının yaşandığı Ramazanlarda oralarda verilen iftar davetlerine yetişmeye çalışanlara yollarda eklenen tufeylilerin sayıları fazlalaştığında bazılarını da tufeylinin tufeylisi diye sıfatlamak hasıl olmuş; konuk girişindeki görevli karşılayıcılara.

İşte böyle bir konak iftarına doğru yürüyen davetli ve tufeylilere yolda katılmak isteyen bir tufeyliye hayır gelme itirazları olunca o garip de beni orda tanırlar diyerek razı eder kafileyi.

Konak kahyası kapıda karışladığı o insanları sorguya alır. Sen kimsin? Ben beyefendinin davetlisiyim. Bu kim? Benim arkadaşım, yani tufeyli. Peki bu kim? Arkadaşımın arkadaşı yani tufeylinin tufeylisi. Peki ya bu? O da arkadaşımın arkadaşının arkadaşı. Derken sıra en son eklemlenene geldiğinde ise kahyanın soru kelimesi çirkinleşmiştir. “Peki bu peze... kim?”

Esas davetli durumu nasıl düzelteceğini düşüne dursun, o son eklemlenen tufeylinin cevabı mizah tarihimize geçerek günümüze kadar gelmiştir. “Ben size beni orda tanırlar, dememiş mi idim?”

Yaşadığımız mübarek günlerin esenliği ve bereketi ülkemizi ve insanımızı kuşatsın dualarımıza sıra geldiğinde rahmetli Üstad Necip Fazıl’ın “Çile” şiirinden bir dörtlüğü de paylaşmadan geçemeyeceğim. Gazetemizden emekli olmuş ve üstad lakabını hak etmiş arkadaşlarımızdan Abdulkadir Türker gönderdi bir sahur vakti.

“Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.”

Fikret Adil’in “Kaldırımlar isimli eseri çıktığı zaman herkes onunla kaldırımların şairi diye eğlenmişti. Halbuki onun anlaşılmamış taraflarından biri de budur” diye 1933’lerde anlattığı rahmetli üstadın bir Elif Naci krokisi de bu Ramazanın sayfamız hediyesi olsun.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?