Reklamı Kapat

Boğaz Bizim, İki Yakası Da

Cumhuriyetimizin müesseselerinde de çalışmış, hizmet etmiş Osmanlı ediplerinden Abdülhak Şinasi Hisar’ın anılarından iktibas edeceğimiz iki fıkra üstünden inşa edeceğiz yazımızı.

Soyadı ile “Hisar” çocukluğunu tescil ettirmiş yazarımız, Rumelihisarı’ndaki okul hakkında duyduklarını ilk baskısı 1958’de yapılan “Geçmiş Zaman Fıkraları” kitabında bakınız nasıl anlatıyor:

“Robert Kolej’in yeri

Robert Kolej’in inşası için bir arsa satın almakla meşgul olan bir heyet, o zaman Paris’te sefirimiz bulunan Ahmet Vefik Paşaya müracaat etmiş. Hayatında hiçbir yer ve hiçbir şey satmayı sevmeyen Ahmet Vefik Paşa bu teklifi tamamiyle reddetmiş.

Sefaretten İstanbul’a dönünce Vefik Paşa milletin haysiyetini korumak kasdı ile ve kendi kanaatince Hükümetin de tasvibiyle lüzumlu telâkki ettiği bazı ziyafetler ve sair masraflar kendisine tesviye edilmeyeceğine karar verilince, borçlanarak ve parasızlık sıkıntısında kalarak borçlarını ödeyebilmek için Rumelihisarı’nda kalelerin önlerindeki araziyi Robert Kolej’e satmak mecburiyetinde kalmış.”

Robert Kolej’in yerini tespit eden Amerikalıların, arazi sahibine Paris’te elçi iken yaptıkları teklifin reddedilmesini kabul etmeyip, borçlandırma yoluyla onu zorlamaları ve aradan üç yıla yakın zaman geçmesine rağmen emellerine ulaşmalarından Osmanlı ve Cumhuriyet olarak hangi dersler çıkarılmış yahut ne yönde girişimlerde bulunulmuştur; sorusuna kafa yoran okumuşlarımızın, akademisyenlerimizin olmaması mıdır, bugün adı üniversiteleşmiş okul ile mevcut hükümetin arasındaki “mesele”nin çözümsüzlüğüne, tartışılır olmasına sebep?

Elbette fiiliyatı okutmak, öğretmek olan bir kuruma, banisi Amerikan olsa da “Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini” vezninde bakmayacağız. Amerika “müttefikimiz”, politik daralmalar yaşadığımızda da stratejik ortağımız idiyse hem.

Meyvelerin kime vitamin olduğu sorusuna cevap ararken eksik kalıyorsak, neden “ifadem ve hızımsın” diyemedik de, Boğaz’ımızda 6. Filo’nun gölgesinde Ey Türk gençliğimize birbirini kırmanın ve kıymanın startının verilmesine gözümüzü yumduk, kulaklarımızı tıkadık?

Hendese bilmeden hesaplaşmaya durmak geleneğimiz olmasın diye mi yapmıştı, Robert Kolej’in açılmasından on yıl sonra yönetimi eline alan padişah II. Abdülhamit Han, Ahmet Vefik Paşa üstünden itirazını?

Abdulhak Şinasi Hisar, adını yazdığımız kitabında yazmış bunu da.

(Vefik paşanın mezarı

Rivayete göre, Ahmet Vefik Paşa, “Rumelihisarı’nda gömülmeyi istiyormuş. Sultan Mahmud türbesine götürülüp de hayatım müddetince uğraştığım adamlarla âhirette tepişmeyi istemem!” dermiş. Yine rivayete göre, ölünce nerede defnolunması hakkında iradesi sorulunca Abdülhmid de: “Kendisi Hisar’da Kayalar kabristanına defnolunsun ki, Robert Kolej’de çalınan çan sesleri kıyamete kadar kulaklarında çınlasın dursun!” tarzında bir şey söylemiş ve filhakika Vefik Paşa bu Kayalar kabristanına defnedilmiştir.)

 “Söylemiş” derken duyduklarının bazı kelimelerinde tereddütü olduğunu beyan eden yazara bizim de katılma arzumuz var; “Kıyamete kadar” sınırsızlığını biz de kabul etmeyiz.

Bir padişaha, adı Abdülhamit-i Sani olsun veya olmasın, payitahtında çalınan çan seslerinin ibadethaneler ötesine süresiz taşacağına inanmayı yaklaştıramamaktır ilk gerekçemiz. Akabinde ise vazifelerini layıkıyla yapan insanlarımızın sa’ylerine ve bereketlerine inancımız ve saygımız gelir.

25 Mart Perşembe günkü yazısında “Hatırat yazacaklara” başlığı altındaki öğütlerine “Yazılan her şey önce okuyanına faydalı olmalı. Faydalı olan şey güzel bir şekilde sunulmalı” cümleleriyle giriş yapan  Mahmut Toptaş hocamızın “Doğru, güzel, akıcı, açık, net olsun” şartlarına haiz bir anı ile noktalayalım bu yazımızı.

Rumelihisarı’nın karşısında yer alan ve ezan sesleriyle donatılan bir tepemizden, Yûşa Hazretlerinin dergâhından yansısın bilgi dağarcımıza. (1973 basımlı Atatürk’ün Uşağı İdim kitabında Cemal Granda anlatıyor.)

Yûşa Hazretlerinin Dergâhı

“Atatürk, Harbiyede öğrenciyken hafta tatillerini Beykoz’da Yûşa Efendi Dergâhının şeyhine konuk gider. Şeyh de O’na ve beraber gelen öbür gençlere okulu bırakmamalarını, okuyup büyük adam olmalarını öğütlermiş.

Atatürk, bunu hiç unutmamış. Boğazdan her geçişimizde başını Beykoz’un üstündeki Dergâha doğru çevirerek eski anıları tazeler ve bize:

– Eğer bize Şeyh Hazretleri okuma aşkı vermeseydi, halimiz nice olur? der dururdu.”

İÇ ÇEKENLER Mİ, İÇİNE ÇEKENLER Mİ?

AKP kongre yaptı. Beklenti ne idi, dağ ne doğurdu gibi bir soruya cevap yazmak bizim işimiz değil; onlarca yevmiyeci katibi varken.

ANAP’ın dağılacağı kongresinde bir kurşun ve bir parmak yaralama olayıyla erteleme yapıldığı ya da Demirel’in kurtarma garantili vaadlerle emanet devraldığı kongreleri yaşayan izleyici gazetecilerin dahi ilgi duymadığı bir AKP kongresini yorumlamak yorgunluğunu taşımayacağımızı belirtirken de bir değerlendirmemiz var demektir.

AK Parti demek, Erdoğan demek.” “AK Parti kongresinin tartışılmaz yıldızı tabii ki Cumhurbaşkanı ve Genel Başkan Tayyip Erdoğan’dı” gibi kanaatleri ihtiva eden baş yazar makalelerini geçerek, yazısının reklamını twitter hesabında “Gerizekalıya anlatır gibi anlattım diyebilirim”  kelimeleriyle yapan ünlü bir AKP gazetecisinin yazdıklarından alacağız malzememizi.

AKP’nin bizde yaptığı değişiklikleri yaşamadan önce, yani onların 19 yıl tutulan hazırlıklarıyla oyalanmadan önce leb demeden leblebiyi anlardık bu ülkenin çocukları bizler. Bugün AKP kongrelerinin “Lebalep” kalabalıklığını anlıyoruz.

Pandemi şartları, vefat sayıları, aşı, test, maskeli hayat, kapalı mekanlar vurgularını es geçerek, AKP’nin üye sayısının üçte bir seçmen sayısına ulaşmasını, 1 milyondan fazla gencin üye olmasını “Gerekçe” diye sunanların gözlerden ırak tutmaya çalıştıkları nokta tektir: AKP cephesinde yeni bir şey yok!

Yeni heyecan yok. Yeni umut yok. O kadar yok ki, Saadet Partisi’nden 94 ruhu aldık pazarlamaları da kayboldu Ankara yollarında. Çünkü taş yerinde ağırdır!

Benim takıldığım noktalardan biri de şudur: 19 yıldır hazırlık yapmalarınızı anladık. Anlamadığımız, ihale şartnameleri, yasa değişiklikleri, ödül hakkedişlerini iyi yazan kalemlerinizden hiç biri neden bir şiir, bir hikaye, bir senaryo, bir roman çıkartamadı bu 19 yıldan?

İsimli, isimsiz şairlerinden neler neler okundu bu ülkede kitaplarda. Mesela “La Edri” bir beyitte şöyle anlatılmış o günlerde yaşananlar.

“Gerçi evvel bir idi testi kıranla dolduran

Dolduran maznun şimdi, belki makbuldür kıran!”

Kartpostal gençliği ve yandım şeker türküsü

“Çoğunluk sarhoşluğu

Memleket içinde, ziyafetli gezilere çıkan Demokrat mebuslara, bazı köylüler, şöyle soruyorlarmış: –Peki şeker niye yok?

Milletvekilleri de cevap veriyorlarmış: –Şeker bulunmamasının sebebi sensin... DP sayesinde çok para kazandın... Şeker yemeğe başladın... Onun için şeker kalmıyor...”

DP iktidarı karşısındaki ezik ve güçsüz CHP muhalefetinin varlığını hissettirmekle vazifelendirilmiş gazete yazıcılarından Ş.N.Berker’in bir fıkrasının giriş kısmıydı bu okuduğunuz.

Konuşturduğu köylüleri anlatırken, CHP’nin para kazandırmadığını ve şeker yedirmediğini itiraf ettiğinin farkında olmayan yazar bey, yokluğun, varlığı yaşamaktan kaynaklandığının da notunu düşmüş tarihin sayfalarına. Bu yevmiyeci kalemşör zayıflığının AKP’li paralelini göstermemiz yazımızın sonunda olacaktır.

Aktüel mevzu “pudra şekeri”ne malzeme ararken karşımıza çıkan bir diğer kütüphane kitabımız ise 1947 Şubatında Milli Eğitim Bakanlığı’nın basımını yaptırdığı ve yazarı Ord. Prof. Dr. F.Kerim Gökay olan “Sağlık düşmanı keyif verici maddeler” adlı eser.

Bu eserde yazılı olan “Kokain kullanıcılarını altı ay herkesten ayırdetmek ve ruhsal çarpıklığını da birlikte iyileştirmek gerekir” ve “Gittikleri yerlerin sık sık kontrol edilmesi, oraya giden gençler için ana-babaların aydınlatılması, koruyucu polise düşen ödevlerdendir” şeklindeki uzman doktor öğüdünün yanında, girişe yazılan İsmet İnönü talimatlarına dikkat çekmek arzumuz da hoş görülsün. Zira AKP iktidarının sorumlu bakanı sayın Soylu’nun ilgili demeçleriyle mukayese edişin de istiyoruz.

“Uyuşturucu maddeler iptilasından cemiyetleri, milletleri kurtarmak fen ve siyasal adamları için en esaslı ödevlerdir.”

“Uyuşturucu maddeler mücadelesini bir şuur meselesi olarak takip ediyoruz. Uyuşturucu maddeler kaçakçılarını cemiyet için, insanlar için, en aşağı, en tehlikeli insanlar olarak takip ediyoruz.

İsmet İnönü”

Bazı muhalif politikacıların “AKP Ömerleri ararken Kürşatları buldu” esprilerine “ MHP etkisi” yorumuyla katılma basitliği bizim işimiz değil. Bizim muhalifliğimizi belirleyen ağır cümlelerimiz var zira.

AKP zamanında ve içinde yetişen kartpostal gençliğin son örneğinin haberleştirme zamanlaması, Halk tv’ye çağırılan sayın Cindoruk’un, AKP’den ayırarak bizde yetişti cümlesiyle piar çalışması yaptığı sayın Süleyman Soylu’nun, Saadet Partililere ceza verilmesine sebepliği haberiyle çakıştırılması, acaba sorusunu düşürmemesi için akıllara, azami gayret göstereceğimiz de bilinsin.

Sokaklarda tecavüze uğrayan politikacı ve gazeteci olaylarının ardında “Alacak-verecek meselesi” olduğunu beyan eden sayın Süleyman Soylu, “Pudra şekeri” savunmalı son olayda da benzer izahatı yapmıştır; “Ben kamuoyunda çok şey bilen adamım” iddiası eşliğinde. “Birlikte kullandıkları arkadaşlarıyla alacak-verecek meselesi var.”

Soru üreten muhalif insanları, “Gereğini yapmaktan çekinmeyeceğimiz bir mesele ile ilgili tepiniyorlar” diye tarif etmesini sayın Soylu’nun, bir vatandaşa hatalı hitapta bulunan kaymakam ağzı ile paralelleştirmek bize yakışmaz diyerek, çok daha önemsediğimiz izahlarının üzerinde duracağız.

“Cumhuriyet tarihinde uyuşturucu ile ilgili en büyük operasyonların yapıldığı dönemdeyiz. Sadece bu ayın bir haftasında 4.600 kişi uyuşturucu satıcılığından alındı. Şu anda 80 bin kişi uyuşturucu satıcılığından cezaevinde.”

“Bizim dönemde, biz yaptık” övünmelerinin önceki iktidar günlerinde yapılıp yapılmadığını ave rakamlarını raştırmak sosyolojinin görevi olsa gerek.

Sosyolojiye ve edebiyata, adı geçen kartpostal gencini konu etmek görevini bakınız bir AKP yazarı nasıl teklif ediyor? Paralel yazar örnekliği demiştik hani. “Kürşat A. bugün ceza hukukunun konusu olabilir. Ama aslında sosyolojinin ve edebiyatın konusu olmalıdır.

Biraz ‘Yetenekli Bay Ripley’in Türk versiyonu o. Biraz madam Bovary’nin erkek hali. Suburra’daki Amedio Cinaglia’nın erken sıyırmış türevi. Yakalanmasaydı giderek Tim Parks’ın Sevgili Mimi’sindeki Morris’e bile benzeyebilirdi.” ( Kürşat Ayvatoğlu meselesi: Münferit bir hadise mi? – Habertürk – 31.03.2021 – Nihal Bengisu Karaca)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Necati Tuncer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?