Okuyun çağrısı okuyandan gelmeli

Okuma diye bir serüveniniz varsa yolunuz bir şekilde kütüphanelere düşmüştür. Kapıdan ilk girdiğinizde canınızı sıkan bir sessizlikle karşılaşırsınız. Kitapların sessizliğine kütüphanedekilerin sessizliği ayak uydurmaya çalışıyor gibidir. Sokağın gürültüsüne ayarlı bir kulağınız varsa bu mekânlar sizi hiç kesmeyecektir. Kütüphanelere mabet muamelesi yapacak ve kitabı dokunulmaz kabul etmek işinize gelecektir. Zaten sizin işiniz kitapların bittiği yerde başlıyordur. Diyelim il veya ilçe kütüphanesi değil de gittiğiniz yer komşu ya da akraba evinin kütüphanesi ise bu kez bambaşka duygular içerisine gireceksiniz. Şayet kitap tembeli iseniz kendinizi bir ormanda sanıp gözlerinizle çıkış yolları aramaya kalkacaksınız. Hiç çıkış yolu bulamamışsanız odanın kitap hâkimiyetine son vermek için sözü dönüp dolaşıp siyasete ve ticarete getirip etki alanınızı kitaplara bırakmamaya çalışacaksınız. Eğer kitap yorgunu biri iseniz odayı dolduran kitap dağları karşısında tavrınız, bir çırpıda kitapları süzüp yönünüzü kitapların tersi istikametine çevirmek olacaktır. Hiç kuşkusuz bu hareketinizle oradakilere bir şeyler söylemek istediğinizi, yani, “Ömrümüz bu kitapları okumakla geçti. Boşa vakit harcamışız, siz de okuyun da görün bakalım” der gibi baktığınızı güngörmüş insanlar anlamakta zorlanmayacaklardır. Diyelim ki kütüphane odasına misafir olanlardan biri de Kelam-ı Kadim dışında hiç kitap görmemiş bir hemşerimiz olsun, daha içeri girer girmez yerine bile oturmadan soracağı soru bellidir: “Siz şimdi bunların hepsini okudunuz mu abooooov!”

Benim ilk, orta ve lise yıllarımda yakın çevremizde kütüphane diye bir şey yoktu. Kitap okumaktan başkaca bir sosyal etkinliğimiz ve de eğlencemiz olmadığı için çevremizdeki yaşıtlarımızdan ve okul arkadaşlarımızdan okumak için ödünç kitap almak suretiyle bu açığı kapamaya çalışırdık. Ayrıca dönemin özelliği gereği bizden büyük yaşlarda ağabeylerle ne zaman karşılaşsak daha selam vermeden elimize bir kitap sıkıştırırlardı. Çoğunlukla ideolojik mahiyette olan bu kitapların en büyük özelliği -ki bunu sonradan fark etmiş olduk- çok bozuk bir Türkçeyle yazılmış olmalarıydı. Bu propagandaya dayalı Türkçesi bozuk kitaplar bile bizi okumaktan uzaklaştıramadı. Oturduğumuz semte en yakın kütüphane Çeliktepe’de idi. Kapısına kadar gidip bir türlü içerisine girememiştim. Kitaba ulaşmak için bir sürü yerden geçiliyordu. Hâlbuki biz kapı önü gibi, düzayak yerlere alışkındık. İlkokul sıralarında dersten çıkar çıkmaz okul kitaplarını fırlatıp atar Teksas, Tom Mix, Zagor gibi sokak kitaplarına yönelirdik. Lise son sınıfa kadar kütüphanesi olmayan bir evde büyüdüm. Gazete, dergi, kitap gibi hasbelkader eve girmiş matbu şeyler soba tutuşturmak için kullanılıyordu. Tabi babamın ve rahmetli annemin ellerinden düşürmedikleri Yunus Emre, Niyazi Mısri ve Eşrefoğlu Rumi divanlarını ayrı bir yere yerleştirerek söylüyorum bunları.

Memleketimizde iki şey nedense birbirini destekler mahiyette seyretmiyor. Kütüphaneler arttıkça kitap okuma oranı, kitap okuma oranına paralel olarak da kütüphane sayısı. Ne derseniz deyin bunun sebebi düşünmeye değer. Kütüphane kurmak içerisine kitap yerleştirmekten ibaret değildir. Önce kitaba giden sonra da kütüphaneye giden yolları açıp kolaylaştırmak lazımdır. Gençlerde “tecessüs” oluşturmak hepsinden daha önemlisi. Kütüphaneleri bir tür kültür mekânlarına dönüştürmek de mümkün. Konferanslar, paneller, seminerlerin yanı sıra halka açık kitap okuma saatleri düzenlenebilir.

Bilindiği üzere her yıl 29 Mart-4 Nisan Kütüphaneler Haftası olarak kutlanmaktadır. İçerisinde bulunduğumuz günlerde bu çerçevede birçok etkinlik yapılacaktır. Fakat gönül ister ki dünyada kitap okuma sıralamasındaki yerimiz hak ettiğimiz noktaya ulaşsın ve kitapla insan arasındaki hiç olmazsa aşılabilir engeller aşılsın. Bu farkındalık seneden seneye gelişerek geri gidişi olmayan bir duyarlığa dönüşsün. Kütüphanelerle ilgilenen kişiler mutlaka kitap okumayı seven kişiler olmalı. Memur mantığıyla yaklaşılmamalı. Kütüphanecilik konusunda uzman yazar dostumuz Erol Yılmaz Bey’in bu konudaki çabalarını anmadan geçmeyelim. Ayrıca Van Kütüphanesi bu konuda gerçekten örnek bir kütüphane olarak herkesin takdirini kazanmıştır. Pandemi süreci de dâhil, ülke çapında yaptığı kültür, sanat, edebiyat söyleşileri hız kesmeden devam ediyor. Bunu nasıl başardıklarının cevabı gayet açık: Çalışanların iyi bir okur olarak gayret ve heyecanı. Aynı gayreti Mustafa Uçurum, Ali Bal ve Orhan Gazi Gökçe’nin heyecan ve çabalarıyla sürdürdükleri kitap okuma seferberliğinde görüyoruz. Tokat’ı baştan sona kütüphaneye dönüştüren gayretin aslı okuma çağrısının okuyandan gelmesidir. Okumayan bürokratların “okuyun çocuklar, okuyun gençler” demelerinin bir karşılığı yok çünkü. Okuduklarımızı anlamak dileğiyle.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Yaşar Akgül - Teşekkürler değerli dostum..kaleminize sağlık..yazınız güzeldi..aynen katılıyorum...selamlar olsun...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 30 Mart 12:55


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?