Hikâyeden hayata tam isabet: Baltan taşa değecek

Bazı hikâyeler hayatın kendisinden daha canlı ve daha gerçektirler. Hayattan aldığını yine hayata veren cinsten hikâyelerdir onlar. Okuduğunuzda yerinizde duramaz, uzun uzun susar ya da odanızın içerisinde gezinirsiniz. Anlatıdan taşan, öyküsünün sıkletini uzun süre taşıyamayan kitaplar hep böyledir. Mesela ben ne vakit Abdullah Harmancı hikâyelerini (öykü de diyebilirsiniz) okusam müthiş devinim hissederim. Harmancı okurları da sanırım bunu fark etmişlerdir. Şifahi anlatı ya da yazıya konu olmanın da ötesine geçerek hayata refakat eden, adına yaşam denen bu uzun ve geniş caddede yürürken hafızaya oturan hikâyelerdir bunlar. Belki de bu yüzden “Abdullah Harmancı hikâyelerinden çıkmış” insanların peşine düşmekten bu konuda esaslı yazılar yazmayı hep bir başka zamana bırakmışımdır.

Mesela Melek Kayıtları kitabında yer alan öyküler kalemimin ucundan kopup yürüdüğüm dört bir yana dağıldılar. Ben bu bahaneye bir ad bulamadığım için, okuyucuyu hayata daha bir bağlayıp çivileyen metinlere hangi tür olursa olsun “keyif bağışlayan metinler” demeyi uygun gördüm. Şimdi elimde yine hayat kadar taze ve bir o kadar canlı Abdullah Harmancı öykü kitabı var. Kitap çıkalı daha 1 ay oldu: Baltan Taşa Değecek. Kitabı okuduktan sonra bir müddet dinlendirdim. Bundan maksat, içindeki öyküler iyice hayata karışsın ve hayat buradaki öykülerden bir şeyler kapsın diyedir.

Biliyorum, bunun uçuk bir düşünce olduğunu söyleyeceksiniz. Bu öyküleri bir yandan okurken diğer yandan yaşayan ben olduğuma göre bunu benden daha iyi mi bileceksiniz? Kitap, Yenilginin Süreksiz Keşfi isimli öyküyle başlıyor. Başlığın hemen altında “Teyzeoğlum Mehmet Yılmaz’a” ithafını görür görmez sayfadan düşüp hayata doğru yuvarlanıyorum.

Hikâye kahramanı bayram günü balkonda yeğenleriyle oturup hayallerini onlarla paylaşırken aynı hayal vadilerini dolaşan amcası ve dayısını hatırlar. İkisi de hayatta değildir. Hazin olan taraf, amca ve dayı ile birlikte onları hayata bağlayan hayallerin de yok olup gitmiş olmasıdır. Oysa amcanın hayalinin hayatın kendisinden bir farkı yoktur: Sebze işinden çok para kazanacak, köye yakın bir yerde çiftlik kuracak, bu çiftlikte bir sürü atı olacak, kızıl tüylü beyaz akıtmalı taylardan her bir yeğenine bir tane hediye edecek. Amca bu hayalleri kurarken ikide bir, “Gıçına giyecek donu yok haspanın” diyerek çıkışan karısına rağmen etrafındaki insanlara umut dağıtmayı sürdürmektedir.

Amcanın mutluluk dolu hayal saatleri hayatın gerçekliği karşısında o kadar da mukavemetli değildi. Yoksulluk bir türlü hayallere geçit vermez. Gece-gündüz piyangodan kendisine büyük para çıkma hayalleri kuran dayıyla geçirilen zamanlar hafızaya oturup hayal kurmaya bile müsaade etmeyen yoksullukların acısından daha hafif değildir. Güzel kalpli şans avcısı dayı ne istemişse bu hayattan, hayatın ondan esirgediği her şeyi hayallerinde yaşatmıştır. Dayı da amca gibi düşlerinin kabul görmediği dünyaya 25 yaşında bir motosiklet kazasıyla veda etmiştir.

Öyküde sohbetlerde palazlanan hayallerin dayıdan amcaya intikal ederken gerçekliğin organik eli tarafından nasıl engellendiği anlatıyor. Anlatı yukarıdaki yargımızı pekiştirecek özellikte. Öykü, hayal ve hayat üçgeninde dünyaya tutunma mücadelesi anlatılırken, orada kapının eşiğine yakın bir yerde çocukluğumuzun yamacında ilk gençlik yıllarımız soluk bir fotoğraf gibi olup biteni izlemekte. Nisan Rüzgârı öyküsünde ailece umre ziyareti yapmaya karar veren öğretmenin başına gelen aksilikler ve aksiliklere şartlanmış psikolojisi konu ediliyor. Kazancakis Susmalı öyküsünde de sıhriyete dayalı genetik karmaşa yaşayan kişinin kendi olma mücadelesi var.

Kitapta yer alan 11 öykünün neredeyse hepsi okuyucuya sürünerek geçiyor. Bana en çok sürünerek geçen Rüzgârda Bolero ve Arkadaş Ağacı öyküleri oldu. Sanki birinin canlı şahidi iken diğerinin bizzat yaşayanı gibiydim okurken. Okumanın yaşama dönüşmesi gibi kitabın camından kolumu aşağıya uzattığım bile oldu. Gördüklerimi de yaşadıklarımı da bu iki hikâyeden isim isim sayabilirim. Sadece, Samuru Yola Çıkmaya Hazırlanıyor öyküsünde bir Uzak Doğu esintisi hissettiğimi söyleyebilirim. Kırmızı Balon öyküsü şekillenirken orada bulunanlardan birisi de farz edin ki bendim. Evet, o çay ocağında ben de vardım. Ocakçıyı da çok yakından tanıyordum. Zihnindeki seksek çizgileriyle kareler arasında zıplayan çocuğun babasını da gayet iyi tanıyorum, bizim sokakta tam beş yıl oturdu. Yok o taşınmadı, ben oradan taşındım. Çocuğunu kendince yabancı çocuklarla oynamaktan koruyordu. Yani İbrahim’i yine İbrahim’den sakınıyordu. Ta ki İbrahim’i Suriyeli çocuk İbrahim kamyonetin önünde ezilmekten çekip kurtardığı ana kadar. Abdullah Harmancı’nın Baltan Taşa Değecek kitabını okuyup bitirince gördüm ki hayalin hedefe gönderdiği ok hayatınkinden daha isabetli imiş. “Hayalim sana söylüyorum, hayatım sen anla” gibi. Ömrümüzle öykümüz zannettiğimizden daha bir geçişli imiş meğer. Hikâye yazmak için bile hayata gelmeye değer!

(Baltan Taşa Değecek-Abdullah Harmancı-Muhit Kitap)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?