Anlamak eylem gerektirir

Dünya tarihinin en kanlı, en vahşi zamanlarını yaşadık, yaşıyoruz. Teknolojinin gelişmesiyle önceleri sadece cephede olan savaşların teknolojinin kullanımıyla kitleleri imha eder hale geldiği, günümüz savaşlarında askerden çok masum sivillerin öldürüldüğü modern zamanlar. Oturduğu karargâhta sadece tek tuşa basmakla binlerce insanın hayatına son verilen zamanlar. Şu kısa ömrümüze baksak bile ne kadar çok katliam, savaş, işgal sayarız. Hepsinin de şahidiyiz!

Bu olaylara müdahale edemememizin yanında gündemimizde de “unutursak vicdanımız kurusun!”lu belirli gün ve haftalar gibi andığımız, gündelik yaşamımızda hayatımızın bir parçasına iliştirip geçiverdiğimiz meseleler. Zamanın geçmesiyle tarih sayfalarında bir konu olarak anılan, yaşandığı zaman çoğu kimsenin umurunda olmayan işgaller, savaşlar, katliamlar, baskılar, zulümler. II. Dünya Savaşı’ndan sonra şekillenen dünya böyle bir dünya.

Geçen gün yine öyle bir gündü, Halepçe Katliamı. Temmuz ayında Srebrenitsa Katliamı. 2001 Afganistan’ın işgali ile başlayıp, Irak’ın işgali ile devam eden milyonlarca masum insanın hayatını kaybettiği, kiminin engelli kaldığı, kiminin annesiz, babasız, evlatsız kaldığı nice olay. Kimisi neredeyse yüzyıllık kökeni olan gerilim ve savaş alanları. Filistin gibi, Keşmir gibi, Doğu Türkistan gibi. Daha nice sayfalarımıza sığdıramadığımız zulümler. Bizdeki tepki ise eğer biraz haberdar isek “kahrolsun!”lu paylaşımlar, birkaç entel camiaya mal edilen yazılar, bahisler… Sonra ise sanki olaylar hiç yaşanmamış gibi günlük koşturmacalarımıza devam.

Allah (c.c.) imtihanımızda bize sık sık dünyada neden var olduğumuzu hatırlatıyor. Anlarsak. Yüzümüze çarparcasına hatırlattığı örnekler de oluyor. Bir Müslüman’ın yeryüzünde iyiyi, güzeli, doğruyu, faydalıyı, adaleti hâkim kılmak için yaratıldığını, Müslüman’ın yeryüzünde olmasının manasının hakkın yanında olduğunu hatırlatıyor. Allah’ın (c.c.) Müslümanlardan belli zamanlarla tespit edilmiş, belli ölçülerle belirlenmiş ibadetlerinden öte tüm hayatını ibadete çeviren “duruşa/kıyama” sahip olmasını istediği apaçık ortada. İslam’ın korumak için gönderdiği beş meseleyi hayatının meselesi yapmayan Müslüman İslam’ın neresindedir?

Bir kötülük gördüğünde eliyle, eli ile yetmez ise diliyle düzeltmesi emredilen ümmet olarak çevremizde, yaşadığımız çağda meydana gelen kötülüklere sadece kalbimizle buğzetmek bizi kurtaracak mı? Allah katında hiçbir suçun, zulmün, kötülüğün zaman aşımına uğramadığını bilerek nasıl yaşanılan zulümlere sessiz kalabiliriz, görmezden gelebiliriz? Nasıl ‘konjonktür bunu gerektiriyor’ diyerek zulümlere destek verebiliriz?

Bu hafta gündemimize gelen diğer konu da Amerika’dan yola çıkıp, Filistin’e gelen İsrail’in yapmış olduğu insanlık dışı uygulamalara karşı duran Rachel Corrie’nin vefat yıl dönümüydü. Siyonizm’in yapmış olduğu kuvvetli kötü propagandaya rağmen Filistin’de ne olduğunu görmek için yola çıkan Rachel, Filistin’de gördüklerini ailesine yazdığı mektupta, “Dünyada böyle bir zulmün kıyamet kopmadan gerçekleştirilebileceğine inanamıyorum. Canımı yakıyor, geçmişte de yaktığı gibi dünyanın böyle korkunç bir hale gelmesine göz yumuşumuza tanıklık etmek” şeklinde anlatmıştı. Ve Filistin’de kalıp Müslümanların yanında İsrail işgal güçleri tarafından evleri yıkılan Filistinlere destek verirken İsrail’in buldozerleri altında ezilerek vefat etti.

İnsanda yaratılışta olan iyinin, güzelin, doğrunun, faydalının, adaletin yanında olma meziyetini yerine getiren Rachel örneği Müslümanların Allah’ın çarptığı bir örnek oldu. Üzerinden on sekiz yıl geçti. Başımızı ellerimiz arasına alıp düşünmemiz ve nefis muhasebesi yapmamız gerekirken geldiğimiz nokta ise içler acısı. İsrail işgal güçleriyle Mavi Marmara üzerinden Kudüs’ün İsrail’in başkenti olarak tanındığı anlaşma.

Yıllar geçti. Gündemimizde eskisi gibi de yer almaz oldu Rachel ve Filistin davasının savunucuları. Bizler artık oturduğumuz koltuklardan sosyal medyadan yaptığımız paylaşımlarla hayatımıza iliştiriveriyoruz meseleyi. Yine oturduğumuz yerden Rachel’e övgüler, cesur insan güzellemeleri yapıyoruz. Rachel’in dediği gibi, “Zulüm bizdense, ben bizden değilim!” yazıyoruz. Müslüman olarak önce bizim sorumluluğumuzda olan bir meseleyi yüklenmiş Rachel’in üzerinden vicdanımızı rahatlatıyoruz. Çocuklarına iyiyi, güzeli, doğruyu, faydalıyı, adaleti hâkim kılmak için çalışan kurumlardan, kuruluşlardan, faaliyetlerden uzak durmasını nasihat eden anne-babalar Rachel’in genç yaşta Filistin’e gelmesine methiyeler diziyor. Talebelerine “diploma”yı aldıktan sonra istedikleri her şeyi yapabileceğini söyleyen hocalar, önderler, öğretmenler Rachel’in gençler için örnekliğinden dem vuruyor. Her Müslüman’ın zaten inancı gereği olması gerektiği yerde Rachel olmasından sevinç duyulurken, Rachel olması gerektiği yerde, “Neden, niçin biz yokuz?” soruları sorulmadan günlerimizi geçiriyoruz.

Şu gerçeği unutmayalım ki; Filistinliler orada İsrail’e karşı tüm Müslümanların namusunu koruyor. Nicesi isimsiz kahramanlar, nice anneler evladından hak dava yere düşmesin diye vazgeçiyor. Nice gençler önceki nesilden aldığı bayrağı geleceğe taşımak için ömürlerini veriyor. Dönemin Davut’ları ellerindeki taşlarla dönemin Calut’una kafa tutuyor. Filistin’de verilen mücadeleyi sadece bir insan hakları aktivistliğiyle bakamayız. Belki de bin yılların hesaplaşması.

….

Hele de “imani bir mesele” olan Filistin davasında Filistinlilerin yanında İsrail’in karşısında olma eylemini insan hakları aktivistliğine indirgememize ne demeli? Sanki boş zamanlarımızda yapılacak hobilerdenmiş gibi.

Peygamber Efendimizin (s.a.v.) daha peygamber olmadan insanların canlarına, mallarına, inançlarına, namuslarına, akıllarına karşı olan düzene “dur” demek için dâhil olduğu “Hilful-füdul” dünyada bir nevi hakkın aranması çalışmasıydı. “Hilful-füdul”a dâhil olmuş bir peygamberin ümmeti şimdi nerede? Gözlerimizin önünde cereyan eden zulümlerin neresindeyiz? Ellerinden geldiğince yaşadıklarını anlatıp destek isteyen Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz hayatımızın neresinde? Doğu Türkistanlılar soykırımdan geçtikten sonra, “Unutursak vicdanımız kurusun!” yazmak için mi bekliyoruz? Yaşadığımız çağdaki zulümlerin ne olduğunu anlayabiliyor muyuz? Soralım bu soruları kendimize, çünkü anlamak eylem gerektirir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Elif Örs - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?