Ne yazayım abime?

Ömrüm okuma-yazma ile geçti. Hâlâ bu konuda ağarmamış saçlarımı ağartmak için çaba sarf ediyorum. Boyumu aşacak şeyler yazmaya girişmesem de yazdığım kitaplar boyumu aştı. Ortada yine de bir sorun var. Öğretmenlikte unumu eleyip eleğimi asma safhasına gelmeme rağmen eş dost, ahbap, hısım akraba durup durup sözü bir zamanlar bilfiil yaptığım öğretmenliğe götürüp nasıl gittiğini, ne zaman emekli olacağımı falan soruyor. Bu soruları aynı kişilere kısa aralıklarla onlarca kez cevapladığımı hatırlıyorum.

Hiç unutmuyorum, yıllar önce bir lisede Din Kültürü öğretmenliği yaparken yeni çıkan şiir kitabımla ilgili Boğaziçi Üniversitesi’nden söyleşi daveti almıştım. Oraya yetişmem için okul müdüründen dersin son saatinde izin almak istedim. Müdür Bey tam üç kez, “İyi de ne için gidiyorsun oraya?” diye sordu. Ben, “Edebiyat söyleşisi” dedikçe o hiçbir anlam veremiyor bir kere daha soruyordu. Çünkü ben din öğretmeniydim şiirle ne alâkam olabilirdi ki? Edebiyat öğretmeni olsaydım gayet anlaşılır bir şey olurdu. Bir din öğretmeni ancak mevlit okumak, cenaze kıldırmak ya da dini nikâh kıymak için çağrılabilirdi. Neyse ki derdimi anlatamasam da izni koparmıştım.

Edebiyat ortamlarında ya da kitaplarımı takip eden okuyucular arasında “eğitimci” olduğumu ilk defa duyanlar olduğu gibi yazar olduğumu, yaralarımı edebiyatla iyileştirdiğimi duyup şaşıran bir sürü insan olduğunu söyleyebilirim. Herkes karşısındakini kendi zaviyesinden ele alıyor. Edebiyatçı olup maişetini farklı yerlerden kazanan diğer arkadaşlara sorduğumda onların anlattıkları şeyler benimkinden daha eğlenceli. Bu niye böyle diye bir başlık atacağımı zannetmeyin. Çünkü bunun niye böyle olduğu gayet açık. Tek kelimeyle “umur” meselesi. Edebiyat, maişeti karşılayan bir uğraş olmuş olsaydı çok büyük ihtimal SGK primlerinin nereye yatırılıp yatırılmadığına bakılmaksızın isminizin önüne yazar, hikâyeci ya da şair yazılacaktı.

“Bu çok mu önemli?” dediğinizi işitir gibiyim. Ben tuhafiyeci isem birisi bana hızarcı veya hattat iken pazarcı derse elbette önemsiz gibi görünen şey birden iki kat önemli hale gelmiş olur. Hele hele söz konusu olan sanat ve edebiyata ait bir unvansa bu büsbütün önem kazanır. Çünkü sanatçının asli görevi düşünmek, yazmak ve üretmektir. Kafasında hikâye kurgularken bir taraftan da geçimini sağlamak için sepet ören kişi sepetçi midir hikâyeci mi? Bu soru karşısında şayet on saniyeden fazla düşündünüzse bilin ki siz bu dergâhın kapısından içeri giremezsiniz.

Farz edin ki tuhafiyeci şairsiniz. Tuhaf tuhaf şeyler satıyor ve çok para kazanıyorsunuz. Çoluk çocuğunuzun gözünde memleketin en önemli şairi sayılırsınız. İyi giden işlerinizin ve taze paranın yüzü suyu hürmetine şairliğiniz eş dost ve yakınlarınızın övgüsüne mazhar olur. Şayet işleri sarpa saran bir tuhafiyeci şairseniz, sinek avlıyor ve avladığınız sinekleri matah bir şeymiş gibi tutup eve getiriyorsanız sadece tuhafiyecisinizdir artık, şairliğinizin yerinde yeller esecektir. Sadece tuhafiyeci olmaya bile razı iken onun bile en talihsiz ve en itibarsızı haline geliverirsiniz birden. Ne söylediğiniz şarkı dinlenir ne yaptığınız espriye gülünür.

Ara sıra da olsa katıldığım televizyon programlarında karşılaştığım en tuhaf sorulardan biri şudur: “İsminizin önüne ne yazılmasını istersiniz?” Hâlbuki son çıkan şiir kitabım hakkında söyleşmek için çağrılmışım. Bu durumda sanırım şair oluyorumdur. Mecburen işi mizaha vurup, “Kafanıza göre takılın” deyip sorudan sıyrılmak isterim. Aslında, “Siz bu işleri benden daha iyi bilirsiniz” demenin nazikçesidir bu. Ekrana çıktığımda gözümü görüntümün altına iliştirilen isim ve unvandan bir türlü alamam. İlahiyatçı-şair, eğitimci-denemeci, şair, yazar, aktivist, öğretmen… Kimliğin yazılması kimlik sahibi olup şahsiyet kazanmaktan bile zormuş sanırsınız.

İşin bir de akademik unvanlar kısmı var ki o tam anlamıyla evlere şenlik. Hele bazısını aldığı profesörlük unvanının ağırlığı altında ezilip iki büklüm olmuş da şunu benden alın diye yalvarıyor sanırsınız. Hiç profesör olmadım. Yalan olmasın, şu ana kadar doçent olduğumu da hatırlamıyorum. Boş bulduğum yere şöyle etrafıma bakar, kimse oturmazsa geçer otururum. Herkes sözün peşini bırakmış ve söz ortalıkta başıboş biçimde dolaşıp konacak bir yer arıyorsa bunu konuşma sırasının bana geldiğine hamleder konuşurum. Protokolden oldum olası anlamam. Bu yüzden ofsayda düşmemek için hep arkadan yürürüm. Akademisyenin de sivil olanını severim. Şükür ki memleketimizde onlardan bolca var. Ama yine de ben akademisyenin şair sevenini severim.

Sahi buraya nereden geldik? Ben bu konuya nasıl girdim ve asıl mesele şimdi bu konudan nasıl çıkacağım?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Hüseyin Akın - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Yaşar Akgül - Çok sevdim yazıyı...teşekkürler ve selamlar olsun kardeşim...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 18 Mart 11:49


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?