Reklamı Kapat

Manşetlerin alkışını değil, Allah’ın rızasını istedi…

Sadece aynı dönemde mesleğe başlamış; Başbakanlık’ta, Parlamento’da aynı zamanlarda bulunduğumuz meslektaşım, dost ve arkadaşlarımdan değil. Bizden seneler önce hem de gazeteciliğin “gerçekten gazetecilik” olduğu yıllarda mesleğin tutkusuna kapılmış gazeteci ağabeylerimden de Erbakan Hocamıza dair hep güzel sözler duymuşumdur. Hayır hayır! Bunun, Erbakan Hocamızın gazetesi Millî Gazete’de çalışıyor olmamla hiç alakası yok. Bilirim ki medya mahallesinin sakinleri aksini düşünse daha acımasızca yansıtırdı bizlere. Biliriz ki, “Gazeteci milleti” esirgemez sözünü. Bir de “Onun gazetecisi” olunca hep bize söylenirdi, sorulurdu. Hiç şikâyet de duymadım değil. Duyduğum en önemli şikâyet Erbakan Hocamızın toplantılara biraz geç gelmesiydi. Geç kalmalar şikâyet edilirdi ama Erbakan Hoca’yı takip eden muhabir arkadaşım çok iyi bilirdi ki, haberin zenginliği, haberin albenisi noktasında hiçbir sıkıntı yaşamayacaktır. Çünkü o konuşunca haberin başlığını, üst başlığını ve hatta spotlarını bile adeta en cezbedici cümlelerle verirdi. Zira gazeteci bazen siyasilerin öyle konuşmalarına maruz kalır ki; dakikaları, saatleri almış konuşmalardan bile bir başlık çıkarana kadar karnı çatlar, ıspanaktan adeta yağ çıkarmaya çalışırdı. O konuşunca meslektaşlarımızın yaşadığı en büyük sıkıntı ise “ne yazacağım”, “ne başlık atacağım” değil, “hangisini başlığa çıkarsam” tasası olurdu.

Bir yazar Erbakan Hoca’yla aynı masaya oturdu mu, bilirdi ki yazacağı yazı Türkiye’de konuşulacak cinsten olacak. Onunla yapılan her röportaj, o röportajı yapan gazeteci meslektaşlarım için de meslek hayatlarının belli başlı gazetecilik deneyimleri arasında yer alır. Unutulmazlara girerdi.

* *
17 Ekim 2011 Saadet kongresinden sonra Erbakan Hocamızın genel başkanlık günleriydi. O zor şartlarda, zor bir süreçte ve o yaşında yine büyük bir “cihad” dersi vermiş ve genel başkanlık mesaisine başlamıştı. “İki Mustafa” yani Hocamızın deyimiyle “adaşlar”… Yani bildiğiniz biz; Kurdaş ve Yılmaz ile Tanıtma Başkanı Atik Akdağ neredeyse hemen her gün Hocamızın makam odasında; bir toplantıda, bir çalışmada bulurduk kendimizi. (Yazarken bile insan o tatlı heyecanı yaşıyor yüreğinde. Titriyor yürek inanın. O anları gerçekten yaşayan her insan için yıllar sonra da o anlar canlı kalabiliyor, o heyecan tekrar tekrar sarıyor benliği. Bazı nasipler vardır ki, ne kadar şükretsek azdır Allah (c.c)’a. Erbakan Hocamızla yaşanmış her anı yaşamak içimizdeki ne büyük bir özlem, hasret öyle değil mi.) Televizyon programları… Yazar buluşmaları… Canlı yayınlar… Gazete ve televizyon genel yayın yönetmenleri, Ankara temsilcileri… Ayları kapsayan medya planlaması gün gün, ince ince yapılıyordu. Kimi zaman beş çayı, kimi zaman akşam yemeği. İkramsız olmazdı ama, çoğu zaman ya tadımlık alınabilirdi ikramdan. Masadan aç kalkındığını da biliriz. O yaşında öyle inanarak ve öyle heyecanla anlatırdı ki anlatacağını, misafirlerimiz bile elini lokmasına uzatmaya utanırdı adeta. Hocamız her medya buluşmasında gündemi sarsan açıklamalar yapıyor ve tabii ki “Siyonizm’i” ifşa ediyordu. Siyonizm’in kurup yürüttüğü zulüm dünyası yerine ömrünü adadığı “YENİ BİR DÜNYA” projesinin mecburiyetini ve YENİ BİR DÜNYA’nın nasıl kurulacağını öyle sarsılmaz bir inançla ve aşkla anlatırdı ki, meslektaşlarımın bu inanç karşısındaki şaşkınlıklarını yüzlerinden okumamak imkânsız olurdu. Erbakan Hocamız hangi röportajı kime verirse versin, hangi konuda basın toplantısı yaparsa yapsın, hangi ekrana çıkarsa çıksın; hangi gazeteciyle konuşursa konuşsun; gazetecilerin almak istediklerini, duymak istediklerini, yazmak istediklerini değil, kendisinin vermek istediklerini verir, kendisinin anlatmak istediklerini anlatır, kendisinin bilinsin istediklerini bildirirdi. Biz gazetecileri bizden iyi tanırdı. Türkiye’deki klasik siyasetçiler ile gazeteciler arasındaki bu gibi sohbet ortamları gelip geçici konular, aktüalite, günlük olaylar ve üretilen gündem üzerine kurulurken; Erbakan Hocamızın karşısındaki gazeteci her kim olursa olsun mutlaka Hakk-batıl mücadelesi ekseninde bir bakış ve yorumla yüzleşirdi. Kendince değil, davasınca konuşurdu. Kızgınlıkla değil, şefkatle konuşurdu. Yeri gelir sert de konuşurdu. En sert cümleleri bile tedirginlik oluşturmaz, muhatabının vicdanında iz bırakırdı. Elbette cümleleri tartardı. Hem de kuyumcu terazisinde tartar gibi tartıyordu. Ama teraziye konulan her söz, her metin, her konuşma davasından bir parçaydı. Davasını konuşmaktan, tartıya davasını koymaktan çekinmezdi.

*

Televizyon programları ya da meslektaşlarımızla çay-yemek sohbetlerinde dikkatimi celbeden en önemli ayrıntılardan birisi de… Ben “40 yıllık” diyeyim, siz “duayen” deyin. Mesleğin en tecrübelileriyle gerçekleşen bütün buluşmalarda onların Erbakan Hocamıza gösterdiği saygı gözden kaçmayacak kadar büyüktü. Belki de saygıları Erbakan Hoca’yı çok sevdiklerinden değildi... Ama Erbakan Hoca’nın 40 yılda Türkiye’de gerçekleştirdiği sosyolojik devrime bizatihi onlar şahitlik etmişti. Çoğu Erbakan Hoca’nın karşısında yer almış olsa da; birçok muhtıraya, birçok kampanyaya, birçok darbeye, sürece rağmen onun kararlılığıyla, onun yürüyüşüyle Türkiye’de nelerin değiştiğinin bizzat şahitleri oldukları için Erbakan Hoca’ya karşı saygıları da çok büyüktü. İslami hassasiyetlerini, siyasi hedeflerini, dünyasını benimsemeseler bile Erbakan Hoca’nın “devlet adamlığı”nı, “vatanperverliği”ni, “milletine olan inancını”, “nezaketini”, “mücadele gücünü” ve “kararlılığını” müşahede ediyor, yazmasalar/yazamasalar bile bunları en az Erbakan Hoca’nın yol arkadaşları kadar biliyorlardı. Erbakan Hocamıza karşı onca meslek ayıbının içerisine düşseler bile, düşmanlık yapsalar bile, ona saygı duymak zorunda hissediyorlardı. Hasmın saygısı, hasmın şehadetindendir; dostun saygısı kadar güzel ve mühimdir.

*

İşte o “beş çayı” buluşmalarından birisinde Erbakan Hocamız, Ankara’nın deneyimli gazetecilerinden Yavuz Donat’ı ağırlıyordu. Nezaket timsali kişiliğiyle Hocamız, her zamanki gibi misafirini yine ayakta karşılamıştı. Zor da olsa ayakta. Bir eliyle masadan destek alırken diğer eliyle de tokalaşmıştı Donat’la. Yavuz Bey gerçekten çok nazik bir insandı ama hiçbir nezaket sahibinin nezaketi Erbakan Hoca’nın nezaketi yanında mevzu bahis bile olamazdı. Sohbetin en başında Yavuz Bey;

“Hocam” dedi...

“Zatıâliniz çok çok büyük şeyler yaptınız. Sıfırdan başladınız, iktidar oldunuz ve hareketinizi bugünlere kadar hiç değişmeden taşıdınız. Üstelik de Türkiye’yi değiştiren bir dinamik olarak geldiniz.”
Donat, bunları söylerken cümlenin sonuna 40 yıllık politikacılardan bir başka ismi daha ekleyivermişti. Hocamızla o politik şahsı kıyaslamıştı.

“Tıpkı” dedi, “… Bey gibi”.
Erbakan Hocamız tebessümle karşıladı sözü edilen “politik” isimle ilgili kanaati. Sonrasında da;
“Ne münasebet” dedi. Ve oldukça vurgulu bir ses tonuyla ekledi...
“Biz asrı değiştirdik, asrı.”
Ve sordu;
“Söyler misiniz, o ne yapmıştır?”
Bir kızgınlık yoktu bu cevapta. Ya da o politik şahsın şahsiyetine de bir kastı yoktu. Ama bir hakikatin de bu kararlılıkta, bu etkide, bu netlikte ve de bu inançla ortaya konması gerekiyordu. İşte biz de bu sohbete şahitlik yaptığımız için Millî Gazete’nin Hocamızın vuslatındaki “Hicretin Kutlu Olsun” manşetinde “ASRI DEĞİŞTİREN LİDER” vurgusunu özellikle yapmıştık.
* *
Erbakan Hoca, kişisel olarak gazetecilerle saygın ve istismarı olmayan bir iletişim kurdu hep. O hiçbir zaman hiçbir gazeteciyle hesaplaşma derdinde olmadı. Aslında en güçlü rakipleri, hatta en şedid rakipleri ile bile hesaplaşma gayesi gütmedi. Dikkatinizi çekerim “en şedid rakipleri” dedim, zira onun hiç düşmanı olmadı. Onun gayesi; tek gayesi davasıydı. Hedefine kilitlenmiş bir roket gibi, davasına kilitlenmişti. Bizzat Erbakan Hoca’nın yüzünden hiçbir gazeteci işinden, hiçbir yazar köşesinden olmadı. Çoğu siyasetçi için “gazeteci” genellikle “haberi, yazıyı, yorumu” ifade etmiştir. Ama Erbakan Hoca için gazeteci her zaman önce insan oldu. İlla haber yazılsın, köşe yazılarında bahsedilsin kaygısı hiçbir zaman “insan” olmanın önüne geçmedi. Elbette bir gazeteciyle iletişimde esas haber olmaktı belki. Kendini anlatmak, görüşlerin kamuoyuna mal olması elbette mühimdi. Ama o, gazetecilerle olan özel sohbetlerini de daima “tebliğ” üzerine inşa ederdi. Bir asker de, bir mühendis de, bir iş adamı da ve tabii ki bir gazeteci de Erbakan Hoca için öncelikle Hakk olanla tanışması gereken kişiydi. O siyaseti hafızalara kazınan sözleriyle “Oy için değil, Allah rızası için” yapan biriydi. Bir vatandaşın oyundan önce gelen şey o vatandaşın yüreğinde cihad şuurunun yeşermesi, YENİ BİR DÜNYA’nın kurulmasıydı. Yüreklerde kurulacak YENİ BİR DÜNYA’nın kurulmaması imkânsızdı. Bir gazeteciden asıl beklediği de haber olmak değil, önce onun şuurlanmasıydı.
* *
Buna rağmen… Anadolu’yu, inancı, bu milleti millet yapan değerleri “ötekileştiren” medya yönetimi ile egemen zihniyet birbirini beslediği için olsa gerek… Erbakan’ın hiçbir konuşmasının başı ve sonu medyada yer almadı. Medyanın hep hedef tahtasına konuldu. Bugün bile ehemmiyeti yeni yeni anlaşılan Aselsan gibi kuruluşlar, ağır sanayi fabrikaları, tank ve uçak projeleri hep itibarsızlaştırılmaya çalışıldı. Kıbrıs’ın fethi bile ondan adeta manşetlerle çalınmaya çalışıldı. “Fatih”lik payesi Bülent Ecevit’e verilmek istendi. Yalan haberler, iftiralar, ithamlar, karalama kampanyaları… Ne kadar menfi kavram varsa hep Erbakan Hocamızın üzerine sıçratılmak istendi. Muhtıralar verildi, darbeler yapıldı, süreçler işletildi, mahkemeler kuruldu. Erbakan Hoca olmadık şeylerle yargılanıp cezalara çarptırıldı. Ama o, mahkemelerden önce gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında yargılandı. Hakimlerden önce onu hep önce gazeteciler mahkûm etmek istedi. Manşetler haber başlığı değil, mahkûmiyet diliyle atıldı. Erbakan Hocamızla ilgili yürütülen kampanyaları tek tek ele alsak sayfalar yetmez, biliyorum. Bu arenada hakkında çıkan tek bir küçük haberle bile enkaz altında kalan o kadar çok kişilik vardı ki. Tek bir haberle yerle bir olmuş, silinip gitmiş… Ama Erbakan Hoca, ne kadar düşmanca olursa olsun, ne kadar iri puntolarla atılırsa atılsın hiçbir manşetin altında kalmadı. Yapılan hiçbir itham ve karalama, atılan hiçbir çamur onun üzerinde iz bırakamadı. Hiçbir dezenformasyon lekesi onda tutmadı. Erbakan Hocamızla savaşan gazeteler, gazeteciler aslında adeta kendileriyle savaşır hale düştü. Zira karşınıza aldığınız ve savaştığınızı düşündüğünüz kişi sizinle “savaşmıyorsa”, siz kendinizle savaşmaya başlarsınız. Miting konuşmalarını, konferanslarını, basın toplantılarını medyanın kabul ve tercihlerine, kamuoyunun duymak istediklerine göre ayarlamadı. Milli Görüş siyasetini ve davasını “lokomotif” olarak görüyor, lokomotifi Milli Görüş olmayan bir katara da vagon olarak eklemlenmeyi kabul etmiyordu. Gündem mücadelesinde değil, düzen mücadelesindeydi.

Medyanın gündemini değil, Milli Görüş’ün gündemini “gündem” kabul eden liderdi. Kendisine yöneltilen soruların cevabı; o soru yirmi yıl önce de sorulmuş olsaydı ya da on yıl sonra da sorulacak olsa hep aynıydı. Sorunun zamanı, maksadı, niteliği değişebilirdi belki ama Erbakan Hoca’nın cevapları zamanda aynı ruhla yaşardı. Malum, zaman çok şeyi yıpratır, çok şeyi örter, çok şeyi eskitir, çok şeyi geride bırakır, çok şeyi öldürür... Fakat zamanın kudreti, onun gündemini yıpratmaya, eskitmeye, öldürmeye yetmiyordu. İnsanlık tarihi boyunca eskimeyen, değişmeyen ve eskimeyecek, değişmeyecek olan bir gündemi siyasete taşımanın gücüydü bu. “Günün adamı” olma derdinde değildi. “Aktüalite”nin cazibesine kapılmamış; “şunu söylersem olumlu yazarlar, bunu konuşursam haber olurum, şu güzel cümleleri kurarsam manşet yaparlar” diye bakmamıştı siyasete, liderliğe. Biliyordu ki, günün adamı olmak için medyanın alkışına ihtiyaç vardı. Projelendirilmiş alkışa yenilmek esareti kabul etmek demekti. Zira, Türkiye medyanın esiri olmuş politikacılar zenginiydi. Alkışlarla medyanın gündemine esir olup, milletin “güncelle” narkozlanmasına yardım etmek yerine, milletinin üzerine örtülmüş külü üflemeyi, bir milleti diriltmeyi yeğlemişti.
Yeri geldi kışkırtıcı manşetlere, yeri geldi kızgın ve alaycı yorumlara muhatap oldu. Gazete sayfalarında, televizyon ekranlarında onun itibarını zedelemek isteyenler, kendi itibarlarını yerle bir ettiler. Zamanla kendileri “güvensiz” hale geliverdiler.
Hani dedik ya “Erbakan’ın hiçbir konuşmasının başı ve sonu medyada yer almadı” diye. Bir hatıramı daha nakletmiş olayım. Millî Gazete’de mesleğe başladığım ilk zamanlardı. Reha Muhtar TRT’de “Ateş Hattı”nı yapıyordu. Ve Erbakan Hocamızla bir çekim yapmak üzere Hocamızın makamındaydı. Bir taraftan TRT ekibi çekim hazırlıklarını sürdürürken, diğer taraftan da Erbakan Hocamız, Reha Muhtar’ı karşısına almış konuşuyordu. Malum çok çok uzun yıllar TRT ambargosu yaşanmıştı zaten.
“Bak Reha” dedi Hoca...
“Daha önce de geldin, tam 60 dakika çekim yaptın ama 20 saniye bile yayınlamadın.”
Reha Muhtar’ın yüzüne hafiften mahcubiyet hissi düşmeye başlamıştı.
“Zaten sabıkalısın. Yine aynı şey olmasın. Yine sadece üç cümlemizi vereceksen hiç çekime başlamayalım.”
* *
Dünyada manşetlerin önce yok saydığı, sonra görmemeye çalıştığı… Medyanın ambargosunu çok istikrarlı ve kararlı bir şekilde ve uzun yıllar devam ettirdiği… Yok sayamayınca, görmemezlikten gelemeyince de neredeyse topyekûn savaşa kalkıştığı nadir liderlerden birisiydi Prof. Dr. Necmettin Erbakan. Belli ki, Hocamızın deyimiyle “bir kısım medya” tam bir orkestra performansı ortaya koyuyordu. Tek merkezden gelen bir emir vardı ve bu emir doğrultusunda genellikle isteseler de istemeseler de gazeteciler/gazeteler onu ya hiç görmeyecekler ya da emredildiği gibi sütunlara, köşelere taşıyacaklardı. Orkestra şefinin çizdiği figürlerin dışına kimse çıkamıyordu. Aslında sadece Reha Muhtar değil, “sabıkalı” olan medyanın tamamıydı. İşte bütün bunlara rağmen medyada “Erbakan haklı çıktı” ya da “Hoca haklı çıktı” başlıklarını da çok okuduk, çok duyduk. “Erbakan haklı çıktı” başlığı 40 yıllık zaman içerisinde tekrar edip durdu kendisini. Bütün engelleri aşarak, ambargoları delerek gazetelerin birinci sayfalarına çıkmayı başardı “Haklı çıktı” başlığı. Hocamızın vuslatından sonra, bugün bile hâlâ atılmak zorunda kalınan bir başlık; “Hoca haklı çıktı”.

Evet bugün de tazeliğini koruyor “Erbakan haklı çıktı” başlığı. Yarın da aynı başlıklar atılacak. Çünkü o; her ne pahasına olursa olsun bir başbakan olmaktansa “Hakkı temsil etmeyi, haklı olmayı” tercih etmişti. O, manşetlerden alkışlanmayı değil, Allah’ın rızasını kazanmayı kazanım bilmişti. Medyada yer almanın, alkışları toplamanın, manşetlere çıkmanın şartı batılda zirve olmaksa eğer, Erbakan Hoca bu kuralı yıktı. Medyanın gücü de bir yere kadardı. Hakta zerre olmayı yeğleyen bir devlet adamı ile mücadele etmek hiç de kolay değildi. Erbakan Hocamızın mücadelesi Hakk’ta zerre olmanın manasının yüceliğini bizlere yansıttı.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kurdaş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.

01

Nahit Sazoglu - Milli gazete gizli dunya devleti kitabini acilen yayinlarsa cok iyi olur halkimiz gercekleri gorur saygilarimla

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 14 Nisan 23:05


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?