Eğitim, Öğretim, İrfan, İnsan ve Doğan Cüceloğlu

Geçtiğimiz Salı günü vefat eden Doğan Cüceloğlu hoca, ülkemizin yetiştirdiği önemli bir değer ve saygın bir ilim adamıydı. İletişim psikolojisinde özel çalışmalara imza atmış, bireyi ve bireyin toplumla ilişkisini doğru zeminde yorumlamaya çalışmış, herkese dokunmayı hedeflemiş başarılı bir akademisyendi. Kitaplarını okuyanlar, konuşmalarını dinleyenler onun samimiyetini yüreklerinde hissettiler, o cümlelerin içinde kendilerini buldular. Vefatının ardından sosyal medya mecralarında onunla ilgili hatıralar, anekdotlar ve alıntılar paylaşıldı kendisinden. Bunların içinde en dikkat çekenlerden birisi onun eğitime dair bir gözlemiydi. O paylaşımı görmeyenler için özetleyecek olursak, Amerika Birleşik Devletleri’nde ( ABD) uzun bir süre kaldığı için insan tabiatı hakkında şöyle bir tahlil yapmıştı: Orada hiç eğitim almamış birisi insani temel değerlerden çok uzak ve güvenilmesi zor birisi iken, eğitim alan kişi ise uygar ve olgun bir birey olabiliyor. Çarpıcı bir şekilde ülkemiz ile mukayese edince ise ortaya tam tersi bir durum çıkıyor: Burada şehirleşmiş ve eğitim almış insanlarımız tatmin edilemeyen bir hırsla menfaatleri için insaf ve vicdanlarını yitirmiş bir biçimde davranabiliyorlar. İnsan işte bu kişilerden korkuyor. Ama eğitim almamış ve hele şehirlerden uzak yaşayan insanlar tabiri caizse dejenere olmadan en temel insani özelliklerini koruyabiliyorlar. Bunun sebebini kendisi şöyle açıklamış: “Bu, tasavvuf kültüründen geliyor. Bu yayılmış. Eğer şehirleşme ve eğitim ele geçirmemişse, hâlâ bu mayamızda var. Ben zamanım olsa, hiç şehir yüzü görmemiş hiç okumamış köylülerin, özellikle yaşlı kadınların arasında zaman geçirip, onlardan bilgelikler öğrenmek isterim. Bu topraklarda neler birikmiş. Ne insanlık deneyimleri var. Bir de doğadan kopmamış. Sürekli doğayla haşır neşir içerisinde o bilgelikler bilenmiş. Kitap bilgisi değil. Farkına varmış ve bir yere oturtmuş.”

Bu sarsıcı gözlem karşısında insan sormadan edemiyor. Bir coğrafyada eğitim insanları eğitip medeni bireylere dönüştürebilirken, bir başka coğrafyada yine tabir yerindeyse genleri ile oynayıp onları tanınmayacak bir hale nasıl getirebilir? İlk bakışta eğitim karşıtı gibi görünen bu görüş aslında öğretim ile eğitim arasındaki farka işaret etmektedir. İnsanlar daha çok okul dışında mesela ebeveynlerinden veya arkadaş çevrelerinden kişilikleri, karakterleri veya değerlerini içselleştirme “eğitimi” alırlar. Öte yandan okul ise daha çok maddi ve somut bilgilerin aktarıldığı bir mekândır. Bu bakımdan insanlar öğretmenlerinden, kitaplar veya başka kaynaklardan bilgi edinebilirler. Hatta değerler eğitimi, karakter eğitimi veya ahlâki eğitim ile ilgili kaynaklardan çeşitli bilgiler öğrenebilirler. Bu tip bir eğitimin eksik kalan yönü ise bireye örnek bir model oluşturulmasıdır. Cüceloğlu’nun bahsettiği “Anadolu irfanı” veya tasavvuf bir bakıma nesillerden nesillere modellerle aktarılmaktadır. Dolayısıyla ABD’de “eğitim almamış birey” daha çok insanın doğuştan getirdiği, herhangi bir müdahale görmemiş özellikleriyle, tabir yerinde ise “yontulmamış” olan bireydir. Okula devam edince edinilen bilgiler, öğretmenlerin örnek alınabilecek karakterleri ve diğer arkadaşlarıyla karşılıklı saygının demokratik ilişkisi ile birey toplumun bir parçası haline gelebilir. Ülkemizde ise her ne kadar tasavvuf gözle görülmese de asırlardır Türk insanının tevarüs ettiği bir hayat görüşüdür. Şehirleşmenin getirdiği bazı menfi gelişmeler sonucunda bu derinlere işlemiş olan tasavvuf giderek kaybolmaktadır. En azından bu nüveyi aktaracak aile büyükleri çekirdek aileden uzaklaşmış ve bu sefer de çocukların “eğitimi” bakıcılar ve kreşlere kalmıştır. Belki okullarda yeterince hatta fazlasıyla bilgi elde edilmekte ama toplumsal değerler göz ardı edildiği için bireyler giderek güvenilmez insanlara dönüşmektedir.

Hâlbuki eğitimin temel amacı insanda davranış değişikliği meydana getirmektir. Tabii bu değişiklik hem bireysel hem de toplumsal anlamda olumlu olmalıdır. Kişi kendisi, çevresi ve doğayla ilişkilerinde en azından karşılıklı saygı ve güven çerçevesinde kabul edilebilir bir davranış ve tutumlar bütünü geliştirmelidir. Bir insan gelenekleri ile rasyonel bir ilişki geliştiremezse köklerinden kopmuş ve rüzgârın önünde savrulan bir yaprak haline dönüşecektir. Ülkemizde sadece okula bırakılan ve aile büyüklerinin ihtimam göstermedikleri eğitim süreci her geçen gün daha fazla sayıda huzursuz bireyler üretmektedir.

Bunun yanında Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2003 yılından beri düzenli olarak gerçekleştirdiği Yaşam Memnuniyeti Araştırması’nın 2020 yılı sonuçları da bize toplumumuzun mutluluk düzeyinde 2016’dan beri süregelen bir düşüşü haber vermektedir. Medeni durumlarına göre (evlilerin daha mutlu) veya yaşlarına göre (65 yaş üzerinin daha mutlu) kendilerini mutlu hissedenler nispeten beklenilen sonuçlardır. Fakat eğitimle mutluluk arasındaki ilişkinin ters orantıda, yani eğitimin artmasıyla mutluluğun azalması pek de anlaşılabilir bir durum değildir. Belki Batı’da yaygın olan ‘cehalet mutluluktur’ (ignorance is bliss) anlayışı insanın bilmemesinden dolayı kendisini huzurlu hissetmesi kabul edilebilir. Ama Doğu toplumlarında cahil olmanın arzu edilmeyen bir durum olması hatta başka coğrafyalarda pek anlaşılamayan cahilliğin aşağılama ve hakaret içermesi bilgiye ve eğitime verilen önemi göstermektedir. Dolayısıyla, Doğu toplumlarında birey ancak eğitimle kendisini gerçekleştirip saygın bir insan olabilir. Fakat TÜİK araştırmasındaki sonuçlara göre, insanımızın eğitim aldıkça huzurunu yitirmesi, mutluluktan uzaklaşması gerçekten ilginç ve masaya yatırılması gereken bir durum değil mi?

Bu arada geçen hafta Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK), aldığı bir kararla önümüzdeki yıldan itibaren hukuk fakültelerine girişte aranılan başarı sıralaması şartının 100.000’e yükseltildiğini duyurdu. Hukuk gibi bir ülkenin varlığının temel şartlarından birisi olan alan için test, ders çalışma ve sınav başarısı gibi hususlara daha çok önem verilirken ahlâk, maneviyat ve vicdan gibi insani unsurların göz ardı edilmesi veya bunlara gereken değerin verilmemesi kabul edilebilir mi? Kültürel değerlerinden kopmuş ve en mühimi vicdanının sesini duymazdan gelen bir hukuk insanından Doğan Cüceloğlu’nun deyimiyle kendimizi ve ülkemizi korumamız gerekmez mi?

Ne diyordu Doğan Cüceloğlu hoca: "Mükemmel değil, iyi insan yetiştirmeyi hedefleyin.” Evet, çok yerinde bir tespit. Çünkü mükemmellik görecelidir. İyilik ise genel kabul üzerine oturmuş objektif bir değerlendirmedir ve iyilik bulaşıcıdır. İyilerle dolu bir toplum sağlıklı bir toplumdur. Bir de Cüceloğlu hoca ile ilgili şunu söylemek gerekir; o bize günlük anlamsız çekişmelerin dışında kalınarak topluma faydalı olmanın mümkün olduğunu öğretti. Hangi çevreden olursa olsun insan biriktirmenin çok da zor olmadığını gösterdi. Allah rahmet eylesin.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Mustafa Kaya - Mesaj Gönder

# ABD

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?