İnsan olabilmek

Dil, insanın kendini, eş deyişle duygu ve düşüncesini, istek ve ihtiyaçlarını vb. ifade etme aracı olarak tanımlandığı gibi, sadece kendi benzeriyle değil, ayrıca bir başka varlıkla ilişki kurmasını sağlayan bir araçtır. Sözün gelişi araç tanımlaması yapılsa da dil, başlı başına bir imkânlar bütünüdür. Çünkü bu imkânın gerçekleşmesi de birçok aracı, düzeneği beraberinde getirmektedir. Sözgelimi dili konuşma etkinliğinde kullanırken çeşitli mimiklere, davranışlara, bunların tonlamasına farklı araçlar, unsurlar katmaktayız. Üzüntüsünü ifade ederken bir kimsenin, farkında olsun veya olmasın ses tonlaması değişken olabildiği gibi, yüz hatlarında da birtakım değişiklikler meydana gelir. Dil ile dışa yansıtılan duygu, düşünce, istek ve ihtiyaçlar, davranışları da belirler. Gözlerinden yaş gelen bir kimsenin, doğal olarak acı çektiği anlamını çıkartırız. Ancak bazı durumlarda, dil ile davranışın tezahürleri farklılık gösterebilir ki, böyle bir durumda, onların ifade ettikleri anlamın açıklanış biçiminin doğal bir tarzda gerçekleşmediğini, ama aynı sonuca yönelik olduklarını kabul ederiz.

Öte yandan duygu, düşünce, istek ve ihtiyaçlarımızı yine dilin imkânlarına başvurarak sınıflandırırız. Böyle bir sınıflandırma yaparken insan, kendi doğası (fıtratı) yanında, içinde bulunduğu şartları, imkânları ve fırsatları da ayrıma tabi tutar ve aralarındaki ilişkilerin dengelerini gözetir. Bu alanda yapılacak yanlış bir tanımlama, sınıflandırma ve değerlendirme, o insanın varlığını ve kişiliğini olumsuz yönde etkiler.

Bu bakımdan insan duygusunu, düşüncesini, istek ve ihtiyacını, dil açısından doğru, isabetli, uygun ve anlaşılır şekilde tanımlayıp sınıflandırmadığı takdirde, kendisiyle, çevresiyle, insanlarıyla, toplumuyla olumsuz bir ilişki kurmak durumunda kalır, kaçınılmaz olarak kendisini bir çatışma ortamında bulur. Bu durum, “trajik” şeklinde nitelendirilecek bir ortam ya da süreçtir. Bu trajik şeklinde nitelendirilen ortam ya da süreç, kendiliğinden olumsuz olarak tanımlanamaz. Bu noktada başka bir olgudan söz etmek yerinde olur. İnsan olma olgusu burada, ilk olarak başvurulması gereken bir olgudur.

İnsan olma olgusu, öncelikle ve son çözümlemede doğruluğu, iyiliği ve güzelliği içkindir. Bunları birer ilke, birer ölçü şeklinde dile getirmemiz, insan olma olgusunu temellendiren ve açıklayan ilkeler ve ölçülerdir aynı zamanda. Aksi takdirde, yani yanlışlığın veya batılın, kötülüğün ve çirkinliğin, insan olmanın ilkesi ve ölçüsü kabul edilmesi halinde, insan olma olgusu kendiliğinden ortadan kaldırılmış olur. Her ne kadar, insanlığın bazı dönemlerde, bu ilke ve ölçüler karşıtı temellendirilmesi, tanımlanması ve açıklanması yapılmak istenmişse de, sonuçta amaçlanan yanlışlığın, kötülüğün ve çirkinliğin ilke ve ölçü olduğu kabul edilmiş demek değildir. Sadece, insanın doğasında, ikincil unsurlar olarak bulunan olumsuz niteliklerin varlığına işaret edilmiştir. Sözgelimi “insan insanın kurdudur” (homo hominilupus) şeklinde Romalılarda dile getirilen, insanın böyle olması gerektiği anlamına gelmemektedir. Aksine insan doğruyu, iyiyi ve güzeli amaç edinmediği takdirde, hem kendisinin, hem diğer insanların ve toplumların düşmanı bir varlığa dönüşür. Bu ise, öncelikle insan olma olgusuyla bağdaştırılamaz, kaldı ki, insan ancak diğer insanın varlığını gözettiği takdirde, kendi varlığını kurabilir, güvenceye kavuşturabilir.

Ne var ki, insan olabilmek, her ne kadar insanın doğasında gizilgüç (potansiyel) olarak saklı dursa da, insan sadece kendi yetenek, imkân ve gücüyle bunu gerçekleştirmede yeterli değildir. Her şeyden önce yeteneği, imkân ve gücü sınırlı bir varlıktır. Sözgelimi en zorunlu ve basit ihtiyaçlarını karşılamada mutlaka başka birisinin yardımına ihtiyaç duymaktadır. Kaldı ki, sahip olduğu yetenekleri, imkân ve güçleri, başlangıçtan itibaren tam olarak bulunmamaktadır, ancak zaman içinde, o da sınırlı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Hayata gözlerini açtığı andan itibaren, duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını ifade edebileceği dili kullanamaz. Bir başkasından, anne-baba veya öğretmeninden onu nasıl kullanacağını öğrenmesi gerekir. Daha da önemlisi, yaşadığı sürece, önceden tahmin edemediği sayısız insanların yardımına ihtiyaç duyar. Sofraya konulan bir parça kuru ekmeğin nasıl geldiğini bir an için düşünmek yeterlidir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar İsmail Kıllıoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?