Reklamı Kapat

“Kendinden nefret ve anti-militanlık” duygusu

Aslında, Boğaziçi tartışmaları Türkiye’de siyasal hayata dair makûs talihin bir yansımasıdır.

Yaşananlar, kendisini bu ülkenin sahibi zanneden, kendince kutsallıklar türeten seçkinci kesimin halka tepeden bakma hastalığının tam gaz devam ettiğinin bir göstergesidir.

Birileri tepeden bakmaya alışmıştır, birileri de bunu normal karşılamayı.

Bu yüzdendir ki, atamasında aslında hukuken hiçbir sorun olmadığı halde rektör olan kişi, “niye bu kadar tepki veriyorsunuz ben de sizdenim” mesajı vererek bu seçkinci zümre karşısında akredite olma telaşına düşmektedir.

Esasında rektör atama süreci, siyasal kültür itibariyle Türkiye’de hiçbir kurum siyasetten bağımsız olmadığından, her dönem iktidar ile muhalefet arasında var olan siyasallaştırma iddialarının basit bir kopyası olmaktan öte bir durum içermemektedir.

Mesela iktidarı atama yöntemi ile suçlayan muhalefet partilerinin kendi yerel yönetim tecrübelerinde ya da diğer tüm yönetici belirleme süreçlerinde şu anda nasıl bir yol izlediğine bakılsa çıkacak sonuç ortadadır.

Benzeri durum, muhalefetin geçmiş dönemde yaptığı rektör atamalarını örnek gösteren iktidar açısından da geçerlidir. Hâlbuki bir yanlışın varlığı, diğer yanlışı doğrulayamaz. Haklılığı geçmişte yapılan daha kötü bir yanlış üzerinden açıklamaya çalışmak beyhude bir çabadır.

Diğer yandan ise öğrencileri siperlere koşturanlara ve konuştuklarına bakarsanız “Boğaziçi değerleri” diye uydurulmuş bir kutsal üzerinden meseleyi izah etmeye çalıştıkları görülmektedir.

Eğer gerçekten böyle bir değer varsa bunun akademiye yansıması “iyi derecede yabancı dil konuşmaktan ve kendini Batılı gibi zannetmekten öteye niçin geçememektedir” diye sormak gerekir ama bu konu başka bir yazı konusu olduğundan bunu bir kenara not edelim şimdilik.

Rektörlük seçimlerinin üniversiteleri nasıl cadı kazanına dönüştürdüğü tüm akademisyenlerce bilindiği halde sırf politik hırslarından ötürü insanların gerçeğe gözünü kapatması ilginç bir ruh halini yansıtıyor.

Ama bu yazıda esas ele almak istediğim konu, seçkincilerin ruh hali değil. Çünkü benim açımdan esas sorun olan ve son tartışmada da bir kez daha kendini gösteren şey, teşbih ile anlatırsak, kendisini beyaz zanneden zencilerin ruh halidir.

Seçkincilerin sıkıntısı derdi bellidir, onlar onlarca yıldır sürdükleri saltanatı kaybetme ile ilgili problem yaşamaktadır.

Saltanat sözcüğünü bilerek kullanıyorum, çünkü üniversiteler yakın tarihe kadar bugün sıklıkla adaletten dem vuran kesimlerin ailecek nemalandıkları mekânlar olmuştur.

Onun için onların verdikleri “liyakat” derslerinin ne anlama geldiği ehlince bilinmektedir.

Esas ele alınması gereken toplumsal kesim; sırf inancından, değerlerinden ve ait olduğu dünya görüşünden ötürü daha düne kadar üniversite kapısından “hoca ya da öğrenci olarak” içeri girmelerine dahi müsaade edilmeyenlerdir. Zira bu kesim kendisine fiziksel ya da söylemsel her türlü şiddeti kullanmaktan çekinmeyen kesimlerin söylemleriyle bugün bilerek ya da bilmeyerek örtüşmekte ve güncel yanılgıya düşmektedir.

Azınlıkta da olsalar, kayyum rektör söylemini benimseyenlerin ya da bina işgaline varan protestoları normal karşılayanların varlığı ortadadır.

Bunun bir tesadüf olmadığını özellikle belirtmek gerekir diye düşünüyorum. Bu durum seçkinci kesimlerin görmezden geldiği, 1970’li yıllarla birlikte Erbakan Hoca’nın sırtına alarak yukarı çıkartmaya başladığı bu kesimlerin süreç içerisinde geçirdiği gelişim, değişim ve dönüşüm ile yakından ilintilidir.

Büyük kısmı orta sınıfın üst kesimlerine gelen, çoğunluğu yükseköğrenim gören ve profesyonelleşen bu kesimler son 20-30 yıldır seçkinci kesimlerle daha yoğun ama büyük ölçüde de olumlu ilişkilere girmiştir. Bu ilişki süreci ise birçoğunda geçmişinden utanma, uğrunda mücadele ettiklerini küçümseme, kendisini yetiştiren çevrenin dar görüşlü olduğuna inanma gibi davranış ve inanışlar ortaya çıkarmaktadır.

Kendini beyaz zanneden zenci benzetmesi bu yüzdendir. Hâlbuki “Batı cephesinde değişen pek bir şey yoktur”.

Hakim kültür ile azınlık kültür arasındaki ilişkiyi ele alan literatürde “kendinden nefret ve anti-militanlık” diye yer edinmiş bu ruh hali, kanaatimce Boğaziçi’nde de kendini göstermektedir. Zira “Boğaziçi değerleri” kutsallığına inanan insanımızın sayısı, üzülerek ifade ediyorum ki, azımsanmayacak derecededir. Hülasa, Boğaziçi öykünme anlamında statüyü, politik bağlamda da statükoyu temsil eden bir semboldür.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Bekir Gündoğmuş - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi

Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?